23 Şubat 2018 Cuma

YARATICI KAPASİTE


YARATICI KAPASİTE
AÇIK SOHBET
3 ARALIK 2017 / YELDEĞİRMENİ / NO 39

Yaratan Disiplinler 3. sezon 1. bölüm açık sohbetini konuğumuz ressam ve sanatçı Defne Deniz Acerol ve etkinliğe katılan çok farklı mesleklerden toplam altı kişi ile gerçekleştirdik. “Yaratıcı Kapasite” hakkında konuşmak üzere düzenlediğimiz açık sohbetimizin dökümünü ve katılımcı bilgilerini sunuyoruz.  

Katılımcılar kendi deneyim ve birikim süzgecinden geçirdiği örnek ve yorumlarla konuya katkıda bulunup konunun derinleşip zenginleşmesini sağladı.

Katılımcılar:
Alican (araştırmacı), Begüm (ürün tasarımcısı), Burak (inşaat mühendisi), Defne (ressam),
Dilruba (doktor), Su  (arkeolog), Tolgay (mimar / müzisyen)

Tolgay:
Yaratan Disiplinler’in ikinci sezon konuşmacılarından Defne Deniz Acerol’un “gerçek” konusu üzerine bir saptaması vardı: “Gerçek” aslında nesnel bir şekilde vardır ancak bizim farklı kapasitelerimize bağlı olarak değişik şekillerde görünür; herkes gerçeği farklı algılar. Bugünkü konumuz kapasite üzerine. Alican ile konuşmalarımızdan sonra, bu genel kavramı “yaratıcı kapasite” olarak özelleştirdik. Yaratıcılığa zemin hazırlayan ve yaratıcılığı ortaya çıkaran kapasiteden bahsedeceğiz.

Yaratıcı süreçte, resimde ve sanatta nelerin kapasitelerinden bahsedebiliriz? Kendin nelerin kapasitelerini deneyimledin?

Defne:
Öncelikle bütün sanat dallarında ilk bahsetmemiz gereken konu teknik kapasitedir. Neden akademiye gidiyoruz? Neden bir sanat dalını bir yerde öğrenmemiz gerekiyor? Çünkü teknik yetkinliğe kavuşmamız gerekiyor. Öğrendiğimiz bu teknik bilgilerin üzerine sonradan biz bir yorum katacağız. Yani ikinci madde hayal gücüdür. Bir sanatçının, tasarımcının ve yaratmak isteyen bir insanın sahip olması gereken en önemli özelliklerinden bir tanesi hayal edebilmektir.

Ressamların teknik kapasitelerini arttırmak yolundaki en önemli ilk yetisi gördüğünü çizebilmektir. Dört yıllık eğitimlerinin ilk senesinde öğrencilerden gördüklerini çizebilmeleri beklenir. Gördüğünü çizebilmenin ilk yolu yoktan bir desen üretebilmektir. Desen ile bir biçimi düzgün şekilde anlatabilmemiz istenir. Bir biçimi özgün bir yöntemle ifade etmeyi teknik olarak öğrenmek gerekiyor.

Sanatçı olarak çalışmaya ve üretmeye devam ederken etrafımızdan beslenmek, araştırma yapmayı bilmek, izlediğini yorumlayabilmek ve okuduğunu anlayabilmek gerekiyor. Öğrenmek istediğim şey nerede? Ona nasıl ulaşabilirim? İzlerken neye bakmak gerek? Kompozisyon, renkler ve boşluk-doluluk vb. gibi öğeleri anlayabilmek gerekiyor.

Tolgay:
Kendi hayatında neler yaparak kapasiteni arttırdın? Kapasite arttırılabilen bir şey mi?

Defne:
Bu zamana kadar kalemi elimden bırakmadım. 2007-2008’de resim eğitimi almaya başladığımda sanata olan bakış açım değişti. O zamana kadar neyi nasıl çizeceğimi bilmiyordum. Resim eğitimi ile teknik, akademik ve bilimsel yaklaşımı öğrendim. Kapasitemi bir ustanın yanında çalışarak arttırdım. Yıllarca bir malzeme üzerinde çalışıp o malzemenin teknik olarak yetkinliklerini kendince denemiş bir kişiden işin püf noktalarını öğrendim. Bir malzeme ile nasıl ürün çıkartılır? Hangi çizgiyle neyi daha basit şekilde anlatabilirsin? Birinci madde: bilen birinin yanında çalışmak, ondan öğrenmek ve ders almak. İkinci madde ise kendin deneyip bulmaktır.

Bunu bir örnekle anlatacağım. Geçen gün Rembrandt’ın işlerini inceliyordum ve bir eser gördüm. Rembrandt gibi duruyor ama Rembrandt değil. Bir garipliği var ve çok da iyi bir iş değil. Sonra altındaki açıklamada yazanı fark ettim: o eser öğrencisinin işiymiş. Öğrencisi birebir onun gibi yapmış. Aslında ne kadar başarılı ama aynı zamanda da kötü çünkü özgün değil. Özgünlüğü yakalamak için de kendi başımıza saatlerce çalışmak gerekiyor. Böylece kendimizi tanıyarak resimde bir dil oluşturmak gerekiyor. Deneye yanıla çalışarak kapasitemizi arttırabiliyoruz.

Yanlış çalışmayla, yanlış hocadan ders alarak veya yanlış zamanda bir işe başlayarak kapasitemiz azabiliyor. Yanlış bir kişi ve yanlış bir teknik bizi o işten soğutabiliyor. Yanlış bir teknikle çalıştığı için parmakları sakatlanan bir adam biliyorum. Bir kişi diyaframını yırtmış. Çok ve yanlış çalıştığı için kapasitesini kendi azaltmış.

Alican:
Eğitim bilimlerinde hep “doğuştan gelene karşı eğitim ile sonradan öğrenilen” konusunu ciddi olarak tartışırlar. Anlattıkların öğrenildikçe geliştirilen kapasite ile alakalı. Kapasitenin doğuştan gelen bir kısmı da var mı?

Defne:
Tabii ki diğer kısmı var. Yaratıcı kapasite ve kapasitemizin ulaşabileceği nokta, ailemiz ve hangi topraklarda yaşadığımızla da ilgili. Herkesin farklı kapasiteleri var. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım benim yapabileceğim belli derecede iş var. Örneğin Çinli bir sanatçı, bir kedinin anatomisini – kemiklerin, dokuların ve organların isimlerini bile – ezberden o kadar iyi biliyor ki… Hele tüm hayvanlar üstüne uzmanlaşmış. Hayalden hepsini çizebilip üstüne yorum bile katabiliyor. Yani hem doğru çiziyor hem de sanki tekrardan içine nefes üflediği bir hayvanı yaratıyor. Ben ne kadar uğraşsam da bunu başaramam. Ama deneyebilir ve kendimi zorlayabilirim. Kendimin en iyi halini optimize edebilecek şekilde uğraşmam gerekiyor. Ama tabii ki herkesin kapasitesi farklı.

Düşük veya yüksek kapasite doğuştan geliyorsa bu bir kişinin doğuştan şanslı veya şanssız olduğunu mu gösteriyor? Örneğin bir çocuk diğerlerine kıyasla daha yavaş öğreniyorsa “Tüh! Biz mahvolduk!” gibi mi düşünmek gerekiyor? Herkesin hayatta bir yeri var. Asıl önemli olan kendimizi anlayıp bu hayat döngüsünde bizi mutlu eden ve bizim kapasitemize uygun yeri bulmak. O yüzden sürekli araştırıp insanlarla tanışmalıyız. “Daha ne yapabiliriz? Bize ne daha uygun?” sorularını düşünmeliyiz. Çevremizi anlayıp çevremizle olan ilişkimizde kendimizi anlamlandırmamız gerekiyor.

Alican:
Yakın zamanda sinemalarda vizyona giren “Geliş” isimli bir filmin öykü kitabını okumuştum.  Öyküde “dil” şöyle tanımlanıyor: bir ırkın dili, o ırkın her şeyi tepeden görmesine imkân veren bir varlıktır. O yüzden öyküdeki ırkın cümleleri doğrusal değil; cümleler birbirini tamamlayan şekilde ifade ediliyor. Onun için o ırk zamandan bağımsız düşünüp davranabiliyor. Ben bir dili öğrenirken dilin varlığının içerisinden geçiyorum. Mesela ben İzlanda’da doğmuş olsaydım belki kar ile ilgili kelime ve cümle yapım daha fazla olacaktı. Seçeceğim kelimeler daha köşeli kelimeler olacaktı. Yazacağım alfabe ve düşüncelerimi kaleme alış biçimim de daha köşeli olacaktı. Daha güneye gitseydim belki de harflerim birbirinden çok daha ayrık olacaktı. Çünkü benim düşünce tarzım da ona göre değişecekti. Aslında dil ve onu kullanım şeklim, kapasitemi de etkilemiş olacaktı.

Defne:
Doğduğu topraklara göre – oranın iklimine göre bile – insanda bir düşünce yapısı oluşuyor. İnsan bir bölgede ne kadar uzun yaşarsa düşünce yapısı da ona göre evrimleşiyor. Ona göre de dil oluşuyor.

Tolgay:
Bir dildeki kavramları öğrenmek aslında doğada önceden fark etmediğimiz noktaları da keşfetmek demek. Örneğin Portekizlilerin çok katmanlı birçok duyguyu tanımladığı kelimeleri var. Bizim dilimize tek kelimeyle çevrilemiyor bile. Kendi dilimizde o hisleri tanımlayamadığımız ve hiçbir şekilde sembolize edemediğimiz için de o kavramları onların yaşadığı kadar yoğun ve hakkını vererek yaşayamıyoruz.

Alican:
Mesela İngilizceye çok hakimiz diyoruz. Ama “I” (Ben) harfinin/kelimesinin her yerde büyük harfle yazılması bile aslında o toplum hakkında bize ne kadar çok şey söylüyor. “I” harfi/kelimesi, onların bireysel gelişimlerini, bireysel kapasite oluşumlarını ve onu besleme şekillerini çok iyi anlatıyor çünkü orada her şey “Ben” den besleniyor. Bizde öyle bir şey yok – tam tersine daha çok “biz” var.

Dilruba:
Var olan kapasitenin açığa çıkarılması biraz da karşılaşmalarla alakalı. Bir insan farklı kapasite ve yetenekler ile doğabilir ama bulunduğu coğrafya bunları ortaya çıkarmak için müsait olmayabilir. Toplumların kültürel bakışı ya da kişinin ailesinden almış olduğu eğitim de bu konuda büyük bir etken. Ne tür kapasitelerle doğmuş ya da yetişmiş olursa olsun, bir insanın karşısına çıkan insan profilleri de o insanın bu kapasiteyi nasıl ve ne yönde kullanacağı konusunda bir etken.

Defne:
Tabii ki bulunduğun çevre, konuştuğun insanlar ve içinde bulunduğun atmosfer her şeyi etkiliyor. Sonuçta ister istemez internetten dünyayı takip ediyoruz. Hangi sanat ve bilim dalı olursa olsun diğer medeniyetlerin yaptıklarını takip ediyor ve bunlardan kendimize bir pay çıkarıp onun dışında kalmamaya çalışıyoruz.

Tolgay:
Kapasiteyi arttırmak için neler yapılıyor? Etkili yöntemler ne?

Dilruba:
Çok çalışmadan kimse doktor olamaz. Bu, çalışma kapasitesiyle alakalı bir durum. İşin teorik kısmını ne kadar iyi bilse de kimse on yaşında doktor olamaz çünkü işin pratik kısmı var. Ama bir insan on yaşında çok iyi piyano çalabilir. Bu tip konularda her zaman teorik bir eğitime ihtiyaç yok bile. Hatta en iyi yazarların çoğunun edebiyat fakültesi mezunu olmadığı söylenir. Alınan sınırlandırıcı teorik eğitim ile bir kişi kalıplara uymak zorunda kalabilir. Kişinin hiçbir kurala bağlı kalmadan da düzgün bir eser ortaya koyması mümkün olabilir.

Alican:
Haruki Murakami, yazarlıkla alakası olan bir adam değil. Hatta bir caz bar işletiyor ve üniversitede hoca. Çok sonra yazmaya başlıyor. Hele ilk kitabı ilk deneyimi gibi.

Defne:
Düşük zekalı bir insan, bir işi yapmaya çocukluğunda başlarsa kapasitesini daha üst seviyeye çıkarabilir. Vücutla yapılan işlerde bu geçerli olabilir çünkü vücut yapılan işi ezberliyor. Bir çocuğun on yaşında çok iyi piyano çalabiliyor olmasının nedeni bence çocuğun ailesi tarafından istismar edilmiş olması. Çocuk o kadar küçük yaşta piyano çalışmaya başlatılıyor ki on yaşında o hale gelmiş oluyor. O çocuğun yeteneği, anlayamadığımız büyülü bir yetenekmiş gibi videolar ile aktarılıyor. Halbuki o başarı hikayelerinin bir de arka planı var. Yani çalışmadan başarılı olmak mümkün değil. İyi bir iş çıkarmak için yüzlerce örnek yapmak gerekiyor. Çok fazla ve farklı bilinmeyenin yanında doldurulması gereken doğru noktalar var. Bunların bir harmonide olması gerekiyor. Çıkarttığın yüz tane işten ancak bir tanesi iyi olabiliyor. Bu şans eseri olmuş olamaz.

Tolgay:
Pozitif bilimlere yönelik mesleklerin kapsamındaki teknik yön ile sanatın kapsamındaki teknik yön aslında alıştırma ve kapasiteyi arttırma bakımından paralel.

Begüm:
İyi, ikiye ayrılıyor. Biri, ilgilenilen konuda teknik olarak çok iyi olmak. Örneğin çok iyi Beethoven çalabilmek... Ama iyinin bir başka yüzü de özgün olmak… Özgün olabilmek için farklılıkların birleşimi olmak zorundasınız. Eğer siz diğer ressam veya tasarımcılar ile aynı yerlere gidip aynı şeyleri içip gözlemlerseniz benzer eserler ortaya çıkaracaksınız. Ama başka bir uğraşı sonucu (mesela bir yazarın önceden işçi olması gibi) başka bir açıdan bakacaksınız. O noktada çok yazmaya ve konuşmaya gerek var mı bilmiyorum. Düşüncesi zaten yeteri kadar biricik. Onu herhangi bir şekilde ortaya koyması yeterli. Bu yüzden iyi, ikiye ayrılıyor bence. İkisi de hissettirebildiği ve benimle iyi bir iletişim kurduğu sürece iyi. Bir esere iyi diyorum çünkü hissedip anlıyorum. Resimdeki boşluğu görüp müzikteki doluluğu hissedebiliyor ve ritmi algılayabiliyorum. Sonra bir binanın çok başarılı olduğunu söyleyebiliyorum. Ama bunu diyebilmem için bir işin hissettirmesi ve benim o hissi yakalamam lazım.

Tolgay:
Kimsenin görmediği farklı yerleri deneyimleyerek hayatını doldurman sonucu zaten ne söylersen söyle özgün bir şey çıkacağından bahsettik. Sadece gördüğünü çizebilmek veya duyduğunu çalabilmek değil, üstüne bir de yorum katarak özgünlüğü yakalayabilmek üzerine konuştuk. O zaman çeşitli kapasite tüpleri var diyebiliriz. Cesaret tüpü, ifade tüpü, karşındakine derdini ifade edebilme tüpü, teknik yeterlilik tüpü, ilham tüpü, yorum tüpü, vb. Bunları da ilgi alanlarına göre oluşturup alıştırmalar ile doldurup ihmal ve özensizlik ile azaltabiliyorsun.

Dilruba:        
Eğer birisi teknik olarak yetersizse hiçbir zaman bir üniversitede akademik öğretim görevlisi olamaz. Çünkü öğretmek görevini üstlenecek ve teknik bilmeden öğretmen olmanız çok zor. Özgünlüğünüzü ve ilham ile ortaya koyduğunuzu öğrencinize aktaramazsınız. Ama işin teknik yönünü akademik olarak anlatmak için onun da teknik eğitimini almak zorundasınız.

Teknik hakkında farklı bir konuya da değinmek istiyorum. Bir sergideki resimden benim ve bir ressamın çıkarımları çok farklı olabilir. Eğitimli birisi bir resim karşısında resmin arka planındaki emeği bildiği için büyülenebilirken ben yalnızca görselin bende uyandırdığı hissin farkına varabilirim. Bir resmin değerlendirilmesi, kişinin bilgisiyle alakalı. Bir fotoğraf sanatçısı baktığı bir fotoğrafın hangi koşullarda çekildiğini dahi değerlendirir. Örneğin, çok kalabalık bir caddedeki çok büyük bir arbedede çekilen bir fotoğrafa bakarken o fotoğrafı yakalamanın teknik olarak ne kadar zor olduğunu bilir ve bu yüzden büyülenebilir. Ama ben aynı fotoğrafı herhangi bir haber fotoğrafı olarak değerlendirebilirim.

Tolgay:
Örneğin bir müzisyen bir caz parçasındaki doğaçlama sırasında uygulanan teknik denemeleri ayırt edebilir ve buna göre doğaçlamayı takdir edebilir. Ancak doğaçlayan müzisyen doğaçlamanın dinamiğini iyi ayarlamışsa bunu herkese hissettirebilir.

Begüm:
Bazen de teknik olarak kusursuz bir müzisyenin doğaçlaması bıktırabiliyor. “Yeter, çık artık solodan! Yordun beni. Uzaklaştık melodiden. Senden sonra çalacak biri var, onu da düşün,” diyorum. Çünkü orada birlik de önemli. Bu yüzden bir solonun kötü çalındığını ve o doğaçlamayı beğenmediğimi düşünebiliyorum. O müzisyen de bana tekniker gibi geliyor.

Teknik olarak herkes bir yere kadar gelişebilir. Ben endüstriyel tasarımcıyım. Okula sayısal puan ile çizim yapmayı bilmeyerek giriyoruz. Birinci sınıfın sonunda herkes çizebiliyordu ama kimse ressam olamazdı. İçimizden resim bölümüne geçenler olmadı değil ama biz çizimi teknik olarak ihtiyaç duyduğumuz için öğrendik. Yani bir tekniği herkes geliştirebilir ama bunun ötesinde yetenek devreye giriyordur; kapasitenin asıl sınırlarını da o zaman görebiliriz.

Defne:
Öncelikle nelerin kapasitesinden bahsedebiliriz? Tabii ki resimsel düşünmeyen biri resim yapamaz. Her şeyin bir güdü olarak içimizden geliyor olması gerek. Bir bankacı da müzik ile uğraşabilir ancak içimizdeki bu güdüyü ortaya koyabilmek için teknik olarak bir altyapıya sahip olmamız lazım. Teknik altyapı olmadan değerlendirmek için bir parametre bulamayız. Artık okul eğitimi almaya gerek yok diye bahsediliyor. Evet, illa belli bir yerde eğitim almamıza gerek yok artık. Youtube’da dersler var veya Skype vasıtasıyla piyasa içinde çok başarılı olmuş kişilerden birebir ders alabiliyorsunuz. Tercih çok açıkçası ama bir eğitim şart tabii ki. Eğitimsiz olarak “Ben bunu içimden geldiği gibi yapıyorum,” demek olmuyor. O noktada elimizde karşılaştırabilmek için bir değer olmuyor.

Eklemek istediğim bir nokta daha var. Sanat sonuçta güzel duygular uyandırmak amaçlıdır. İnsanlar dünya üzerinde var oldukça sanat olacak. Bu noktada rahatsız olmak veya beğenmek bence çok normal. Güzel bir şey görmek istediğimiz için bir eser üretiliyor.

Tolgay:
Yüksek kapasiteli kişiler hep yüksek kapasiteli ürünler mi ortaya koyar? Veya tam tersi; alçak kapasiteli kişiler sürekli alçak kapasiteli ürünler mi ortaya koymaya mahkumdur? Tam tersi olabilir mi?

Dilruba:
Dünyanın en zeki insanı 1800’lü yıllarda yaşamış William James imiş. Gelmiş geçmiş en yüksek IQ seviyesine sahip kişiymiş. On yaşında MIT’den ders alabilmiş. Ailesi üniversitede öğretim görevlisiymiş ve William yüksek zekasından dolayı sürekli yönlendirilip baskı altında tutulmuş. Bu zekasıyla da ortaya koyduğu hiçbir şey yokmuş. Nihayetinde de kırklı yaşlarda ya uyuşturucu ya da intihar nedeniyle genç yaşta ölmüş. Ancak o kadar yüksek zekâsı ile bilim ve sanat alanında bir ürün ortaya koymadığı için suçlanmış. Kapasitesini sadece çok küçük yaşta eğitim almak için kullanmış. IQ seviyesi onunki kadar yüksek olmayan ve çok farklı ürünler ortaya koyabilen insanlar da var. Yani potansiyel kapasitesi çok yüksek olup da bunu nasıl kullanacağını bilmeyen insanlar da var.  

Defne:
Resimde en zeki kişi her zaman en iyi sonuçları veremeyebiliyor. Üniversiteye girmeden önce lisede daha formel bir eğitim alıyoruz. Kitaptan okuduğun şeyi aynen testte uygulaman gerekiyor. İşin içine yaratıcılık koymuyoruz. Bu yolla insanın düşünce şekli de körelmeye başlıyor veya fen bilimlerine yoğunlaşmış oluyorsun. Ama resim açısından kötü oluyor. Endişe etmek ve çok düşünmek resimde her zaman en iyi sonucu vermiyor. Bana hocalarım artık üçüncü sınıftayken “Çok düşünüyorsun; düşünmeyi kes!” demişlerdi. Sonrasında gerçekten özgün işler yapmaya başlamıştım çünkü içimden çıkan şeyleri ortaya koyuyordum artık. O zamana kadar her şeyi en doğru haliyle yapmaya uğraşmıştım. Yani bilinçaltımda görsel ve teknik bir birikim oluşmuştu.

Daha düşük kapasiteli kişiler yüksek kapasiteli kişilerden daha iyi işler üretebiliyorlar. İçgüdüsel olarak neyin daha iyi olduğunu bilen ama daha düşük kapasiteli olan kişiler daha iyi işler üretebilir. Hepimiz sonuçta aynı dünya üzerinde yaşıyoruz. Gökyüzü, toprak, ışık ve renk aynı. Renklerin ve kompozisyonların bize ifade ettiği hisler aslında benzer. Bunu nasıl manipüle edebileceğiniz konusunda hisleriniz kuvvetli ise, üzerine çok kafa yormuş birinden daha enteresan işler üretebilirsiniz. Sanatta o tür bir zekânın dezavantajı olabiliyor. Çalışarak da bunun üstesinden gelinebilir ama insanın karakteri ne kadar değişebilir? Çok gergin biriyseniz rahatlayabilir misiniz?

Begüm:
Bipolar bozukluk bir avantaj mı, dezavantaj mı? Evet, bazı günlerde normalden daha yaratıcı hissediyorum. Manik dönemlere giderken aklıma çok fazla şey geliyor. Ama manik dönemde hiçbir şey yapamıyorum. Aklıma gelen şeyi, sana söyleyebilecek kadar bile aklımda tutamıyorum. Bir şey çok hızlı gelip gittikçe onu kullanamıyorum. O zaman avantaj mı dezavantaj mı? Bence herkes benzer kapasite problemini yaşıyor.

Tolgay:
Kapasite zaman, koşullar ve kendi müdahalelerinle artıp azalan akışkan bir konu. Sende yine bir öz var tabii ki de. Doğuştan ilgili olduğun konularla alakalı olarak tüplerin sayısı da belirleniyor. Bu tüplerin farkına varmak öncelikli.

Alican:
Bazen insanlar bana çok sıkışmış gibi geliyor. Beat kuşağı yazarlarını birbirlerinden ayıramıyorum. Hatta onların etkiledikleri diğer alanlardaki üretimleri de birbirlerine benzetiyorum. Bir yazarın kendi romanları arasında da fark göremiyorum. Bir akım yarattığı için mi yüksek bir kapasiteden bahsedebiliyoruz yoksa bu aslında kendi üretimi içerisinde sıkışıp kalmış tek atışlık bir şey mi?

Tolgay:
Bu, başkasından veya kendinden ilham almak ve kopyalamak ile alakalı.

Su:
Aslında sanat “İlham geldi ve yaptım,” demektense o ilhamı sürekli içinden çıkarıp ortaya ürün koyabilir hale gelecek kadar teknik kapasiteyi yukarı çekmektir.

Begüm:
Aklına bir fikir geldiği zaman da farkında olabilmek… Evet bir ilham var ama ne fikir geldi? Çok iyi bir şey yaptığının farkında mı?

Alican:
İyi bir örnek Andy Warhol galiba. O sıkışmışlığın içinden kendini bir marka halinde sunarak çıkartıyor.

Tolgay:
Andy Warhol’un pop öncesi bir dönemi var; ayakkabı, kedi ve melek çiziyor. Sonra 1962’de keskin bir çizgiyle popa geçiyor. Onun sanata kattığı olgu marka ve markalaşma ama çocukluğundan beri kullandığı tekrar ve baskı tekniğini sanatına hep dahil ediyor. Fetişist ve takıntılı bir ruh hali de sergilemiyor değil.

Begüm:
Olumsuz bir hastalığı olumlu hale çevriliyor. 

Dilruba:
Yapılan araştırmalara göre entelektüel kapasitesi yüksek insanlarda psikiyatrik bir bozukluğa rastlanma ihtimali çok yüksek. Hayat hikayeleri bilinen sanatçılar arasında şizofren olanlar da var içinde. Hele fakülteye gelen şizofren hastalarımızın çoğu üç üniversite bitirmiş. Akıllarının farklı yönlere ayrılmasıyla çok farklı alanlarda çok farklı eserler ortaya koyabiliyorlar.

Alican:
Foucault sağlık veya sağlıksızlık üzerinden kesinlikle konuşmuyor. Ne hastalık ne de sağlıklı olma hali vardır; “o hal” vardır, diyor. Bipolar durum da öyle bir şey değil mi? Kellik bir anda patolojik bir rahatsızlık olarak sunuldu: kel olan onu iyileştirmek zorunda. Küçük bir çocuğa bir anda hiperaktif demeye başlıyoruz. Yabancı bir kelimeyle tanımlayıp onu hasta yerine koyuyoruz. İsimlendirme ve tanımlama ile bana yaptırım yapıyor. Benim düşünme kapasitemi değiştiriyor ve algımı yönetiyor.

Dilruba:
Pozitif bilimler bir olaya istatistikler üzerinden nicelik yönüyle yaklaşmayı çok sever. Böylece normali çoğunluğa göre değerlendirir. Eğer azınlıktaysanız tıp sizi normalden sapmış olarak değerlendiriyor. O yüzden normal kavramı sorgulanabilir. Normal, “norm” kökünden geliyor. Normlara uygun demek çoğunluğa uygun demektir. O yüzden azınlığa “farklı” demek yerine “anormal” – yani normalden sapmış –  patolojik yakıştırması yapılıyor. Yanlış oradan kaynaklanıyor. Azınlıkta olan her şey normalin dışında değerlendirildiği için azınlığa hastalıkmış gibi davranıyor, toplumsalın dışında algılıyor ve ötekileştiriyoruz. Normalin dışındakine farklı demek yerine öteki veya anormal diyoruz. Aslında gerçek böyle değil tabii ki. Belki de şu çağda normal olan depresyon veya bipolar bozukluktur. “Normal” olarak kabul edilen insanların aslında dünya üzerindeki yıkıcılığa ne kadar katkıda bulunduklarını gördüğümüz zaman sağlıklı ve sağlıksız kavramları zaten karışıyor.

Begüm:
Kapasite de benzer bir şekilde bu optimizasyonla birleştirilip kapitalist bir söylem olarak ortaya çıkmıyor mu o zaman?

Dilruba:
Depresyon tabiri olduğu için antidepresan ilaç üretiliyor. Bir tanı koymadan onun karşıtını üretemezsiniz. Antidepresan satılacaksa önce depresyon tanısı olmalı. O yüzden insanlara hastalık tanısını koymak çok kolaylaşıyor. Birisine normalden sapmış demeniz ilaç piyasası için muhteşem bir şey aslında. Antidepresan kullanımını arttırırsanız da dünyanın kapitalist düzenine katkıda bulunursunuz.

Defne:
Şu an belirli bir standartta yaşamamızı normal denilen insan çoğunluğunun yoğun çabalarına borçluyuz. Sanatçı olarak topluma karşı borcumuz da güzel bir şey üretmek. Sanatçılar ve yaratıcı kişiler bir anomali oluyor. Bizim bir derdimiz var. Toplumda sanatçılar biraz da misafir olarak karşılanır. Bir yerden çıkıp başka bir topluma gidebilirsin. Rönesans’ta da çoğu Hollandalı usta – mesela Van Gogh –  Paris’e gidiyor ve başka yerleri geziyor. Başka Hollandalılar İtalya’da kalıyor. Sanatçı biraz daha dışarıda kalmış ve zaten anormal olmuş kişi. Bir sanatçının da “Biz öyleyiz ama bize göre de siz anormalsiniz,” demesi çok doğru değil.

Tolgay:
Farklı kapasitelerdeki kişilerin, işlerin, iş ile kişilerin karşılaşmalarındaki duygulanım ve ruh hali nasıldır? Örneğin “köyün delisi” ile “beyaz yaka” ışıkta karşıdan karşıya geçmek üzere bekliyorlar. Caddebostan’da böyle bir manzara var. Sokakta yaşayan bir adam bir senedir omzunda radyo ile ışıklarda dans ediyor. Doksanlarda modaydı. Kimseye zararı yok ve kimseye laf atmıyor. Kendi kendine dans ediyor. Adam eğer öyle giyinmiyor olsaydı, hipster gibi giyiniyor olsaydı, o kadar da yaşlı göstermiyor olsaydı ve çağ da doksanlar olsaydı normal algılanabilirdi belki.

Dilruba:
Andrey Tarkovsky’nin “Nostalji” filminde de öyle bir karakter vardı. Baş karakter Deli Domeniko’nun deliliği ve normalliği eleştirdiği sahne muhteşem. Deli Domeniko İtalya’nın bir meydanında sanki bir doğaçlama tiyatro oyunu oynuyor. Merdivenlerde kendi halinde insanlar var. Domeniko kendisini yakacak ama hiç kimse bir tepki vermiyor. O kadar sıradan ve normal bir ruh hali sergiliyorlar ki... O sırada şöyle diyor: “Bir deli size çıkıp bunları söylüyorsa dünya ne biçim bir yerdir!” Herkes orada işlerini yapmaya devam ediyor.

Yarın karşıdan karşıya geçen bir fil görürseniz file orada ne işi var diye bakarsınız. İkinci gün ikinci bir fili karşıdan karşıya geçerken görürseniz bu durum çok anormal gelmemeye başlar. Ama aradan birkaç ay geçip de fillerin sürekli karşıdan karşıya geçtiğini görürseniz artık anormal olan bir insanın karşıdan karşıya geçmesi olabilir. O yüzden algılar dünyasıyla bunun çok bağlı olduğunu düşünüyorum.

Alican:
Her şeyi sınırları belli olan tanımlarla anlatmaya alışmış olmamız beni çok rahatsız ediyor. “Normalleşmeye başladı,” dememiz bizi, düşünce yapımızı, görme ve değerlendirme biçimimizi sınırlandırıyor.

Dilruba:
Örneğin yanımızdan biri geçse ve bize hiçbir neden yokken laf atsa bizim ona normal diyebilmemiz çok zor. Hiç zararı olmayan bir kişiye birisinin birden vurmaya başlaması hangi toplumda olursa olsun normal olarak değerlendirmez; norm dışı değerlendirilir. Bir insanın kendisine zarar verecek kişiden korunmak amacıyla savunmada bulunması ise normal bir durum. Pozitif bilimlerin aslında norm dışı derken tanımladığı durum bu. Sanat için ise normal ve anormal kavramları farklı yerlere oturabilir.

Su:
Bütün toplum anormal olduğu zaman sanatçı normal olmak zorunda. Yani karşıtlık mecburi.

Dilruba:
O zaman sanat doğası gereği aristokrat kalmış oluyor. Halktan herhangi bir kişinin sanatsal bir şeyle uğraşması çok zor. Sanatın toplumsallığını cidden sorguluyorum. İnsanda güzellik uyandıran çok farklı etkinliklere ulaşmak bile bir kapasite gerektiriyor. Google herkesin elinin altında ama kimisi gidip Youtube’da bir şarkıcının videosunu izler kimisi dünya çapındaki bir üniversitenin bir ders videosunu. Kimisi etkinlik araştırır kimisi resimle ilgili bir şeye ulaşmak ister. Bu etkinlik ücretsiz ve Yeldeğirmeni’nde oturan herhangi biri çok rahat katılabilir. Ama buna ulaşmak bile belli bir kapasitenin ürünü. Bu durumda da sanat ne kadar toplumla iç içe oluyor?

Defne:
Yeldeğirmeni’nde de belli bir kitle insan yaşıyor. Kadıköy’de, Moda’da ve Beşiktaş’ta başka türlü insan kitleleri yaşıyor. Buna yönelik de her grubun kendi mekânı var. Semtler de başlı başına bir ülke gibi. İnşaatlarda çalışan bazı arkadaşlarım akşamları toplanıp şiir okuyorlar. Her sınıftan ve kapasiteden insan kendine bir yer yaratıyor.

Alican:
Jung’un arketiplerinden oluşturulmuş bir ihtiyaç haritasına göre herkesin sekiz motivasyonla hareket ettiği düşünülür. Herkes bu motivasyonlardan herhangi birisini herhangi bir anda herhangi bir şekilde sahiplenebilir. Örneğin ben şimdi içmiş olduğum yeşil çayı boğazımdan sıcak bir şey geçsin diye içmiş olabilirim. Başkası da diyet yapmak için içebilir. Motivasyonlarım birbirinden farklılaşabilir veya ortak bir şeyin içerisinde de farklı motivasyonlar buluşabilir. Kahveyi fal baktırmak için de içiyor olabilirsin; ayılmak için de... Sanat da böyle. Herkesin sanata yaklaşım biçimi aynı olmak zorunda değil. Birisinin sanata dair motivasyonunu bir sanat merkezi cevaplamayabilir. Arkadaş grubu içinde birisinin gitar çalması da bu motivasyon dahilinde sanatsal doyum açısından yeterli olabilir. Birisi çok kitsch bir şarkı söylüyordur belki ama bu bile kişinin ihtiyaç duygusu ile doğrudan ilişkili.

Begüm:
Ama sonra üretilen sanat eserleri ötekinin gözüyle karşılaştırılmak zorunda kalıyor. Sanatta ona göre iyi iş veya kötü iş diyoruz. O zaman kötü kim oluyor? Bana göre ayrı, akademiye göre ayrı kötü var. Van Gogh neden hiç tablo satamadı? Aristokrat bakışın içine giremedi.

Defne:
Bugünlerde konuştuğum çoğu sanatçı arkadaşım anlaşılmadıklarından ve piyasanın çok kötü olduğundan sürekli bahsediyorlar. Ama buna böyle bakmamak gerekiyor. Seni anlayacak insan kitlesini bulmak gerekiyor. Bugün istediğin yer ve insana ulaşabilme açısından çok şanslıyız. Önemli olan, araştırmayı bilmek. Ben de daha önce öyle düşünüyordum: “Beni anlamıyorlar. Ben neden teknik ile uğraşacağım? Bu detayı buraya koysam zaten yüz kişi anlamayacak.” Ama ben zaten anlayan o bir kişiyle iletişim kurmak istiyorum. Bu iş için önemli olan bu. Van Gogh niye işlerini satamamış? Bence daha fazla uğraşması gerekiyordu.

Barış:
Ya da ticaretten anlamıyordu. Sanat olarak yarattığın bir ürünü maddi bir getiriye dönüştürme süreci başlı başına bir iş programı. Sanatçının bir ürün üretirken hangi kısımda maddi değeri düşündüğü tartışılır. Buna motivasyon olarak bakan sanatçılar da vardır eminim. Bunu kendi belirlediği bazı denklemler üzerinden ilerleten insanlar da vardır. O zaman ulaşılabilir ve anlaşılabilir olmayı düşünmüyor ve tartışmıyor. Bir ürünü direkt satmak için yaratmış oluyor. Bunun maddi getirisi olmuş oluyor. Sanatçı bunun hangi noktasında dahil olacak ve nasıl bir bakış açısına sahip olacak?

Alican:
Bence bu, çağın ruhunu yakalamakla alakalı bir şey. Andy Warhol çok güzel yakaladı. Van Gogh yakalayamadı. O dönem dışarıdan bir gözle yıllar sonra tanımlandığında değeri anlaşılabildi.

Begüm:
Ya da yakaladı, reddetti ve üstüne ekledi. Başka bir şey demek istiyordu. İlla demek zorunda da değildi.

Tolgay:
Belki bu devirde zaten onu demeyenler daha çok görülüyor tutuluyor.

Alican:
Shakespeare’in değeri aslında yeniden yazılarak edebiyatın içinde yükselmesiyle alakalı. O dönemle ilgili bir şeyler yapmış olabilir ama tanımlanmadan değerini hiçbir şekilde gösterememiş. Çok sonradan bunu algılayabiliyoruz. O dönemin gücü olabilmek bilinir olmakla alakalı.

Barış:
Bence kişinin topluma ulaşmasıyla ilgili. Van Gogh da satabilirdi. Shakespeare de ürünlerini belli bir seviyeye getirebilirdi. Araçları nasıl kullandığıyla alakalı. Zaten yaratıcılık konusunda daha üst bir seviyede işleri. Bunları da topluma anlatmak amacıyla zamanın medya araçlarını kullanmak büyük bütçeler gerektiriyordu. Onu da sağlayamamış olabilir. Şimdi daha basit ama. Pinterest bedava. Zamanında aristokratlarla şatolara gidilirdi, yemekler yenir ve belli bağlantılar kurulurdu. Hayatı bir üst perdeden yaşamaya çalışılırdı.

Dilruba:
Sanat bu aşamada hangi kısımda? Aristokrat bir aileden gelen kişinin kendi eserini tanıtması çok daha kolaysa çevresel şartlar çok daha fazla devreye girmiş oluyor. Çünkü bir yanda kraliyet ailesine doğan ya da kraliyet ailesi fertlerinin portresini çizen bir ressam varken diğer yanda kenar mahallede kapasitesi olsa bile onu keşfedecek kişiyi bekleyen başka bir ressam var. Bu ikisinin durumları çok farklı.

Begüm:
Ne kadar internet olsa da okuldan mezun olunca işlerini uygulamak istersin. Bunları duyurabilmek için bile onları uygulamış olman lazım. Uygulamak için de paraya ve bir atölyeye ihtiyacın var. Yani zengin bir aileye ihtiyacın var. Ben de yurt dışına gidip eğitim almak istiyorum. Belki tüpler üst üste konulunca elimizde olandan daha fazlası lazımdı.

Barış:
Sistem bazı işlerin gömülmesine sebep oluyor. O zaman bilinen sanatı tartışmış oluyoruz. Sistemin doğru yerlerinde bulunmuş olmakla alakalı. Van Gogh’un sonradan bu kadar popüler olması iyi mi kötü mü?

Alican:
Mesele bir şeyin ne kadar çok yeniden üretilmiş olması. O dönemde ne kadar çok iyi iş yapmış olursa olsun, sadece birkaç yerde göründü ya da aristokratlar onu destekledi diye bir insan ve eserleri çağımıza kadar gelmiyor. Böyle binlerce insan yok olup gidiyor. Önemli olan şey onun yeniden üretilmiş olması. Shakespeare’in örneğinde işlerinin farklı tiyatrolarda uyarlanması, sinemaya kazandırılması ve şiirlerin alıntılanması... Van Gogh için de benzer durum. Bir şeylerle tekrar ilişkilendirilebilmesiyle alakalı.

Tolgay:
O zaman şans, yeniden yazılabilme ve yayınlanma kapasitesi tüplerini de ekleyip onları doldurmaya başlıyorsun.

Dilruba:
Van Gogh’a sanatçı kimliğini kim koymuş oluyor? Halk mı? Öldükten sonra hangi düzende kabul ediliyor ve başarısı yüceltiliyor? Yoksa ona sanatçı diyen kesim sanatın içindeki kesim mi?

Deniz:
Bir eserin iyi olabilmesi ne demek? Zamansız olması demek. Evet, iş belli bir dönemde yapılmış oluyor. O dönemin insanlarının bildiği belli şeyler var. Ressamların çizdiği şehirlerin ve doğanın düzeni ve biçimleri belli. Ama günümüzde hala bir şey ifade ediyor. Aslında onun sanatını sanat yapan şey ne halk ne de başka kesim oluyor. Sanatçının yaptığı iş zamansız. O işler özelinde sanat tanımı doğru oturmuş oluyor. İnsanların temel kaygı ve estetik anlayışlarına hitap eden bir iş üretebilmiş oluyorsun. Bu içgüdüsel bir şey daha ziyade. Bir arketip haline gelmiş oluyor.

Dilruba:
Peki bu zamanında neden anlaşılamıyor da öldükten sonra bu imzayı almış oluyor?

Su:
Shakespeare zamansız; onu bir kenara koyuyorum. Van Gogh ve diğer izlenimciler zamanında bugün oldukları kadar popüler değiller. Japon bankaları para aklamak için tüm izlenimcilerin eserlerini satın almaya başlıyor. Böylece bir balon oluşuyor. Yani izlenimcilerin işleri o kadar da değerli değiller. Oldukları değere Japon bankaları sayesinde ulaşıyorlar. Sonra Japonya’da ekonomik kriz patlıyor. Bankalara el konunca eserleri satamıyorlar. Böylece izlenimciler bugün çok değerli. Hala bir sürü izlenimci eser o bankaların kasalarında duruyor.

Dilruba:
Yine de onları bilinir kılan bir başkaları olmuş oluyor.

Su:
Doğru, Japonların bir şekilde o işleri alması... Neden izlenimcilerin işlerini alıyorlar? İzlenimciler, eski Japon sanatçılarının ahşap baskı sanatından etkilenerek işlerini üretiyorlar. Japonlar da bu işleri doğal olarak kendilerine yakın buluyor. Yani Japonlar kendilerinden etkilenmiş olan batılı sanatçıları tutuyorlar.

Tolgay:
Parmak bastığımız noktalardan birisi de yeniden diriltme olayı. Tarihte üstü örtülmüş ya da burun farkıyla tanınma fırsatını kaçırmış olsa bile istediğimiz bir şeyi alıp yeniden gün yüzüne çıkartıp motivasyonlar rehberliğinde pazarlayabiliriz.

Alican:
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar isimli eseri bize o kadar da uzak bir tarihte üretilmemiş aslında. Ama Oğuz Atay, döneminde değerli olarak nitelendirilen bir yazar da değil. Şimdi Moda Sahnesi’nde oyunu var. Onun üzerine ne kadar üretim yaptığın ve o çağın ruhunu bir sonraki çağın ruhuna ne kadar taşıyabildiğinle alakalı. Bir eser bir şeyleri beraberinde taşıyor olacak. Akademinin gücü burada çok fazla. Sanatın kapitalinden her zaman bahsedebiliriz ama bu bizim bildiğimiz çağdaş kapitalist yaklaşımdan daha farklı bir kapital. Her zaman bir yerde bir erk onu yönetiyor. Ama onun dışında akademi yeniden üretim yolunda çok güçlü bir etken.

Dilruba:
Önce bir şekilde bir kişiyi piyasaya tanıtma görevini üstlenen bir kesim gerekiyor.

Tolgay:
Her yeniden diriltilen de tutacak diye bir şey yok çünkü dönemin kapasitesini hala tutturamıyor olabilir.

Dilruba:
Bir şey halk tarafından seviliyorsa mı gerçekten sanat eseri olur, yoksa sanat camiası içindekiler onu o şekilde sıfatlandırıyorsa mı?

Alican:
Bu bizim nasıl kavramlarla düşündüğümüzle alakalı. Eğer akademi bize nasıl kavramlarla düşüneceğimizi öğretiyorsa o zaman akademi karar veriyordur buna. Örneğin Aslı Erdoğan’ın eserleri çağın ötesine geçen eserler. Post modern olarak tanımlanıyor çünkü bütün her şeyi yıkarak ilerliyor. Onun popülerliğini sağlayan etmenler akademik ve siyasi kimliğinin olması. Bu onun yeniden üretilmesini ve ön plana çıkmasını sağladı.

Burak:
Sanatta başarı kriterini konuşurken hem çağın ruhuna uygunluktan hem de zamansızlık ve evrensellikten bahsedildi. Hangisi başarıyı sağlar?

Tolgay:
Hiçbir seçenek yok. Bir şey sanat mıdır değil midir? Neye göre kime göre sanattır? Böyle sorular yok. Eskiden diriltilerek gelen ve pazarlama ile çoğaltılan bir şeyin özünde insana dokunan ve evrensel doğamızı yakalayan öğeler yoksa büyük ihtimalle tutmaz. Çünkü bizi alakadar etmez.

Su:
Shakespeare’in zamansız olmasının sebebi bence çok eski hikâyeleri anlatıyor olması. Hamlet oyununda mitolojik öğeler kullanılıyor. Horus ile ilgili mitler çok benzer. 3000 yıl öncesinden bahsediyoruz. Shakespeare’in zamansız olmaması gibi bir şansı yok.

Burak:
Müzikte de mesela Handel aristokratlara hitap eden müzik tarzıyla kraliyet bestecisi diye bilinir. Beethoven toplumcuydu. Bugüne ikisi de gelebildi. Aristokrasiye hitap eden mi daha geçerli olur yoksa halka hitap eden mi? Burada da kesin bir çizgi yok.

Dilruba:
Beethoven’in eserlerini dinleyebilen insanlar da buna ulaşabilenler. Youtube’da istediği zaman dinleyebilir ama en azından bir ilgi duyması lazım ki araştırıp dinleyebilsin. Popüler filmlerdense sanat filmlerini izleyenler hakkında “sinemadan anlıyor” denilir.

Tolgay:
Bu etiketleme ile alakalı. Bugün popüler müzik dinlemek daha özelleşmiş bir etiket olarak lanse edilebilirdi.

Begüm:
Klasikler neden klasik oldu? Çünkü çok iyiler. Akademi bir kere onaylıyor bunu ama ben akademiyi bilmeyen biri olarak dinlediğimde dahi bende bir his uyandırabiliyor.

Tolgay:
Aslında kapasiteye göre seçimler de göreceli. Aynı kişinin seçimlerinde bile zaman ile değişebilir. Fiziksel, zihinsel ve ruhsal değişimler sonucu seçimler değişebilir.

Dilruba:
Tarkovsky’nin bir anısı var. Üst düzey yetkililere düzenlediği bir galada filmini izlettikten sonra filmini tek anlayan kişinin sinemadaki hademe olduğunu söylemiş. Çünkü Rus toplumunu ve insanını anlattığını söylüyor. Herkes işin tekniğini değerlendirirken anlatmak istediğini sadece oradaki hademe anlamış. Sanatın doğası gereği aristokrat olduğunu ama filmlerini toplum için yaptığını söylüyor. Şu anda ise Tarkovsky’yi toplumdaki her insan değil, yine biraz daha üst kesim daha iyi değerlendiriyor. Burada da böyle bir çelişki var. Kendisinin amacı tamamen toplum çünkü toplumun halini anlatıyor.

Begüm:
Bu kendini ifade şekliyle ilişkili. Çok minimal bir ressam da kendini toplumun aynası olarak ifade edebilir ancak toplum tarafından işleri anlaşılmayabilir.

Alican:
Bence sanatçılar hedef kitlelerini anlamıyorlar. Kime hitap ettiklerini, kime nasıl konuşmaları gerektiğini bilmiyorlar.

Barış:
Onu anlatıyorsa o zaman neden öyle bir gala yapmış? İlla bir yerden literatüre mi girmek istemiş? Git köyde yap o zaman galayı bakalım ne olacak orada?

Dilruba:
Tarkovsky kendi ülkesi tarafından kabul edilmiyor zaten. İtalya’ya gitmek zorunda kalıyor. Kendi toplumu tarafından ötekileştirilmiş oluyor. Tarkovsky sinema bölümünü bitirmiş bir yönetmen ve öğretmen. Bir eğitim alıyorsunuz ve uzun metrajlı bir film sunmak zorundasınız. Sonuçta illa ki sinema dünyasından insanlara bunu sunmak zorundasınız.

Begüm:
Onun filtresi değişmiş zaten artık. Onun artık aristokrat bir filtresi var. Tabii ki de eski dilini kullanamaz. Onları ancak o filtreden süzüyor olabilir.

Alican:
Nasıl bir dili sahipleneceğini bilmek çok önemli. Geçenlerde “72 Harf” isimli bir öykü okumuştum. Bir adamın zihin yapısı değişiyor. Zihin yapısı değişince kullandığı dil onun kendini ifade edebilmesine yetmiyor. Bunun üzerinden yeni bir dil geliştirmeye başlıyor. Fakat kopukluğu artıyor. Adam yavaşça toplumdan soyutlanıyor. Çünkü onun konuşmaya başladığı dil aslında toplumun anlayabileceği seslerden oluşmuyor.

Tolgay:
Bugün yaratıcı kapasite hakkında konuştuk. Doğaçlama, dirilme ve niş gibi baya güzel noktalara değindik. Herkese geldiği ve katıldığı için çok teşekkürler. No.39’a bizi ve açık sohbetimizi ağırladığı için çok teşekkür ederiz.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

GELENEKSEL DEVİNİMLER

GELENEKSEL DEVİNİMLER ERKAN ZEKİ AR İLE DOĞAÇLAMA ÜZERİNE SOHBET 28 OCAK 2017 / YELDEĞİRMENİ Yaratan Disiplinler 3. sezonun ilk aç...