YARATICI KAPASİTE
AÇIK SOHBET
3 ARALIK 2017 / YELDEĞİRMENİ / NO 39
Yaratan Disiplinler 3. sezon 1.
bölüm açık sohbetini konuğumuz ressam ve sanatçı Defne Deniz Acerol ve etkinliğe
katılan çok farklı mesleklerden toplam altı kişi ile gerçekleştirdik. “Yaratıcı
Kapasite” hakkında konuşmak üzere düzenlediğimiz açık sohbetimizin dökümünü ve katılımcı
bilgilerini sunuyoruz.
Katılımcılar kendi deneyim ve
birikim süzgecinden geçirdiği örnek ve yorumlarla konuya katkıda bulunup konunun
derinleşip zenginleşmesini sağladı.
Katılımcılar:
Alican (araştırmacı), Begüm (ürün tasarımcısı), Burak (inşaat mühendisi), Defne (ressam),
Dilruba (doktor), Su (arkeolog), Tolgay (mimar / müzisyen)
Tolgay:
Yaratan Disiplinler’in ikinci sezon
konuşmacılarından Defne Deniz Acerol’un “gerçek” konusu üzerine bir saptaması
vardı: “Gerçek” aslında nesnel bir şekilde vardır ancak bizim farklı
kapasitelerimize bağlı olarak değişik şekillerde görünür; herkes gerçeği farklı
algılar. Bugünkü konumuz kapasite üzerine. Alican ile konuşmalarımızdan sonra,
bu genel kavramı “yaratıcı kapasite” olarak özelleştirdik. Yaratıcılığa zemin
hazırlayan ve yaratıcılığı ortaya çıkaran kapasiteden bahsedeceğiz.
Yaratıcı süreçte, resimde ve sanatta nelerin kapasitelerinden
bahsedebiliriz? Kendin nelerin kapasitelerini deneyimledin?
Defne:
Öncelikle bütün sanat dallarında ilk
bahsetmemiz gereken konu teknik kapasitedir. Neden akademiye gidiyoruz? Neden bir
sanat dalını bir yerde öğrenmemiz gerekiyor? Çünkü teknik yetkinliğe kavuşmamız
gerekiyor. Öğrendiğimiz bu teknik bilgilerin üzerine sonradan biz bir yorum
katacağız. Yani ikinci madde hayal gücüdür. Bir sanatçının, tasarımcının ve yaratmak
isteyen bir insanın sahip olması gereken en önemli özelliklerinden bir tanesi
hayal edebilmektir.
Ressamların teknik kapasitelerini arttırmak yolundaki
en önemli ilk yetisi gördüğünü çizebilmektir. Dört yıllık eğitimlerinin ilk
senesinde öğrencilerden gördüklerini çizebilmeleri beklenir. Gördüğünü
çizebilmenin ilk yolu yoktan bir desen üretebilmektir. Desen ile bir biçimi
düzgün şekilde anlatabilmemiz istenir. Bir biçimi özgün bir yöntemle ifade
etmeyi teknik olarak öğrenmek gerekiyor.
Sanatçı olarak çalışmaya ve üretmeye devam ederken
etrafımızdan beslenmek, araştırma yapmayı bilmek, izlediğini yorumlayabilmek ve
okuduğunu anlayabilmek gerekiyor. Öğrenmek istediğim şey nerede? Ona nasıl
ulaşabilirim? İzlerken neye bakmak gerek? Kompozisyon, renkler ve boşluk-doluluk
vb. gibi öğeleri anlayabilmek gerekiyor.
Tolgay:
Kendi hayatında neler yaparak kapasiteni arttırdın?
Kapasite arttırılabilen bir şey mi?
Defne:
Bu zamana kadar kalemi elimden bırakmadım. 2007-2008’de
resim eğitimi almaya başladığımda sanata olan bakış açım değişti. O zamana
kadar neyi nasıl çizeceğimi bilmiyordum. Resim eğitimi ile teknik, akademik ve bilimsel
yaklaşımı öğrendim. Kapasitemi bir ustanın yanında çalışarak arttırdım.
Yıllarca bir malzeme üzerinde çalışıp o malzemenin teknik olarak yetkinliklerini
kendince denemiş bir kişiden işin püf noktalarını öğrendim. Bir malzeme ile
nasıl ürün çıkartılır? Hangi çizgiyle neyi daha basit şekilde anlatabilirsin?
Birinci madde: bilen birinin yanında çalışmak, ondan öğrenmek ve ders almak.
İkinci madde ise kendin deneyip bulmaktır.
Bunu bir örnekle anlatacağım. Geçen gün Rembrandt’ın
işlerini inceliyordum ve bir eser gördüm. Rembrandt gibi duruyor ama Rembrandt
değil. Bir garipliği var ve çok da iyi bir iş değil. Sonra altındaki açıklamada
yazanı fark ettim: o eser öğrencisinin işiymiş. Öğrencisi birebir onun gibi
yapmış. Aslında ne kadar başarılı ama aynı zamanda da kötü çünkü özgün değil.
Özgünlüğü yakalamak için de kendi başımıza saatlerce çalışmak gerekiyor.
Böylece kendimizi tanıyarak resimde bir dil oluşturmak gerekiyor. Deneye yanıla
çalışarak kapasitemizi arttırabiliyoruz.
Yanlış çalışmayla, yanlış hocadan ders alarak
veya yanlış zamanda bir işe başlayarak kapasitemiz azabiliyor. Yanlış bir kişi
ve yanlış bir teknik bizi o işten soğutabiliyor. Yanlış bir teknikle çalıştığı
için parmakları sakatlanan bir adam biliyorum. Bir kişi diyaframını yırtmış.
Çok ve yanlış çalıştığı için kapasitesini kendi azaltmış.
Alican:
Eğitim bilimlerinde hep “doğuştan gelene karşı
eğitim ile sonradan öğrenilen” konusunu ciddi olarak tartışırlar. Anlattıkların
öğrenildikçe geliştirilen kapasite ile alakalı. Kapasitenin doğuştan gelen bir kısmı da var mı?
Defne:
Tabii ki diğer kısmı var. Yaratıcı kapasite ve
kapasitemizin ulaşabileceği nokta, ailemiz ve hangi topraklarda yaşadığımızla da
ilgili. Herkesin farklı kapasiteleri var. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım benim yapabileceğim
belli derecede iş var. Örneğin Çinli bir sanatçı, bir kedinin anatomisini – kemiklerin,
dokuların ve organların isimlerini bile – ezberden o kadar iyi biliyor ki… Hele
tüm hayvanlar üstüne uzmanlaşmış. Hayalden hepsini çizebilip üstüne yorum bile
katabiliyor. Yani hem doğru çiziyor hem de sanki tekrardan içine nefes üflediği
bir hayvanı yaratıyor. Ben ne kadar uğraşsam da bunu başaramam. Ama deneyebilir
ve kendimi zorlayabilirim. Kendimin en iyi halini optimize edebilecek şekilde
uğraşmam gerekiyor. Ama tabii ki herkesin kapasitesi farklı.
Düşük veya yüksek kapasite doğuştan geliyorsa
bu bir kişinin doğuştan şanslı veya şanssız olduğunu mu gösteriyor? Örneğin bir
çocuk diğerlerine kıyasla daha yavaş öğreniyorsa “Tüh! Biz mahvolduk!” gibi mi
düşünmek gerekiyor? Herkesin hayatta bir yeri var. Asıl önemli olan kendimizi
anlayıp bu hayat döngüsünde bizi mutlu eden ve bizim kapasitemize uygun yeri
bulmak. O yüzden sürekli araştırıp insanlarla tanışmalıyız. “Daha ne
yapabiliriz? Bize ne daha uygun?” sorularını düşünmeliyiz. Çevremizi anlayıp
çevremizle olan ilişkimizde kendimizi anlamlandırmamız gerekiyor.
Alican:
Yakın zamanda sinemalarda vizyona giren “Geliş”
isimli bir filmin öykü kitabını okumuştum. Öyküde “dil” şöyle tanımlanıyor: bir ırkın
dili, o ırkın her şeyi tepeden görmesine imkân veren bir varlıktır. O yüzden öyküdeki
ırkın cümleleri doğrusal değil; cümleler birbirini tamamlayan şekilde ifade
ediliyor. Onun için o ırk zamandan bağımsız düşünüp davranabiliyor. Ben bir
dili öğrenirken dilin varlığının içerisinden geçiyorum. Mesela ben İzlanda’da
doğmuş olsaydım belki kar ile ilgili kelime ve cümle yapım daha fazla olacaktı.
Seçeceğim kelimeler daha köşeli kelimeler olacaktı. Yazacağım alfabe ve düşüncelerimi
kaleme alış biçimim de daha köşeli olacaktı. Daha güneye gitseydim belki de
harflerim birbirinden çok daha ayrık olacaktı. Çünkü benim düşünce tarzım da
ona göre değişecekti. Aslında dil ve onu kullanım şeklim, kapasitemi de
etkilemiş olacaktı.
Defne:
Doğduğu topraklara göre – oranın iklimine göre
bile – insanda bir düşünce yapısı oluşuyor. İnsan bir bölgede ne kadar uzun
yaşarsa düşünce yapısı da ona göre evrimleşiyor. Ona göre de dil oluşuyor.
Tolgay:
Bir dildeki kavramları öğrenmek aslında doğada önceden
fark etmediğimiz noktaları da keşfetmek demek. Örneğin Portekizlilerin çok
katmanlı birçok duyguyu tanımladığı kelimeleri var. Bizim dilimize tek
kelimeyle çevrilemiyor bile. Kendi dilimizde o hisleri tanımlayamadığımız ve hiçbir
şekilde sembolize edemediğimiz için de o kavramları onların yaşadığı kadar
yoğun ve hakkını vererek yaşayamıyoruz.
Alican:
Mesela İngilizceye çok hakimiz diyoruz. Ama “I”
(Ben) harfinin/kelimesinin her yerde büyük harfle yazılması bile aslında o toplum
hakkında bize ne kadar çok şey söylüyor. “I” harfi/kelimesi, onların bireysel
gelişimlerini, bireysel kapasite oluşumlarını ve onu besleme şekillerini çok
iyi anlatıyor çünkü orada her şey “Ben” den besleniyor. Bizde öyle bir şey yok
– tam tersine daha çok “biz” var.
Dilruba:
Var olan kapasitenin açığa çıkarılması biraz da
karşılaşmalarla alakalı. Bir insan farklı kapasite ve yetenekler ile doğabilir
ama bulunduğu coğrafya bunları ortaya çıkarmak için müsait olmayabilir. Toplumların
kültürel bakışı ya da kişinin ailesinden almış olduğu eğitim de bu konuda büyük
bir etken. Ne tür kapasitelerle doğmuş ya da yetişmiş olursa olsun, bir insanın
karşısına çıkan insan profilleri de o insanın bu kapasiteyi nasıl ve ne yönde
kullanacağı konusunda bir etken.
Defne:
Tabii ki bulunduğun çevre, konuştuğun insanlar
ve içinde bulunduğun atmosfer her şeyi etkiliyor. Sonuçta ister istemez
internetten dünyayı takip ediyoruz. Hangi sanat ve bilim dalı olursa olsun
diğer medeniyetlerin yaptıklarını takip ediyor ve bunlardan kendimize bir pay çıkarıp
onun dışında kalmamaya çalışıyoruz.
Tolgay:
Kapasiteyi arttırmak için neler yapılıyor? Etkili
yöntemler ne?
Dilruba:
Çok çalışmadan kimse doktor olamaz. Bu, çalışma
kapasitesiyle alakalı bir durum. İşin teorik kısmını ne kadar iyi bilse de kimse
on yaşında doktor olamaz çünkü işin pratik kısmı var. Ama bir insan on yaşında
çok iyi piyano çalabilir. Bu tip konularda her zaman teorik bir eğitime ihtiyaç
yok bile. Hatta en iyi yazarların çoğunun edebiyat fakültesi mezunu olmadığı
söylenir. Alınan sınırlandırıcı teorik eğitim ile bir kişi kalıplara uymak
zorunda kalabilir. Kişinin hiçbir kurala bağlı kalmadan da düzgün bir eser
ortaya koyması mümkün olabilir.
Alican:
Haruki Murakami, yazarlıkla alakası olan bir
adam değil. Hatta bir caz bar işletiyor ve üniversitede hoca. Çok sonra yazmaya
başlıyor. Hele ilk kitabı ilk deneyimi gibi.
Defne:
Düşük zekalı bir insan, bir işi yapmaya çocukluğunda
başlarsa kapasitesini daha üst seviyeye çıkarabilir. Vücutla yapılan işlerde bu
geçerli olabilir çünkü vücut yapılan işi ezberliyor. Bir çocuğun on yaşında çok
iyi piyano çalabiliyor olmasının nedeni bence çocuğun ailesi tarafından istismar
edilmiş olması. Çocuk o kadar küçük yaşta piyano çalışmaya başlatılıyor ki on
yaşında o hale gelmiş oluyor. O çocuğun yeteneği, anlayamadığımız büyülü bir
yetenekmiş gibi videolar ile aktarılıyor. Halbuki o başarı hikayelerinin bir de
arka planı var. Yani çalışmadan başarılı olmak mümkün değil. İyi bir iş
çıkarmak için yüzlerce örnek yapmak gerekiyor. Çok fazla ve farklı bilinmeyenin
yanında doldurulması gereken doğru noktalar var. Bunların bir harmonide olması
gerekiyor. Çıkarttığın yüz tane işten ancak bir tanesi iyi olabiliyor. Bu şans
eseri olmuş olamaz.
Tolgay:
Pozitif bilimlere yönelik mesleklerin
kapsamındaki teknik yön ile sanatın kapsamındaki teknik yön aslında alıştırma
ve kapasiteyi arttırma bakımından paralel.
Begüm:
İyi, ikiye ayrılıyor. Biri, ilgilenilen konuda
teknik olarak çok iyi olmak. Örneğin çok iyi Beethoven çalabilmek... Ama iyinin
bir başka yüzü de özgün olmak… Özgün olabilmek için farklılıkların birleşimi
olmak zorundasınız. Eğer siz diğer ressam veya tasarımcılar ile aynı yerlere
gidip aynı şeyleri içip gözlemlerseniz benzer eserler ortaya çıkaracaksınız.
Ama başka bir uğraşı sonucu (mesela bir yazarın önceden işçi olması gibi) başka
bir açıdan bakacaksınız. O noktada çok yazmaya ve konuşmaya gerek var mı bilmiyorum.
Düşüncesi zaten yeteri kadar biricik. Onu herhangi bir şekilde ortaya koyması
yeterli. Bu yüzden iyi, ikiye ayrılıyor bence. İkisi de hissettirebildiği ve
benimle iyi bir iletişim kurduğu sürece iyi. Bir esere iyi diyorum çünkü hissedip
anlıyorum. Resimdeki boşluğu görüp müzikteki doluluğu hissedebiliyor ve ritmi algılayabiliyorum.
Sonra bir binanın çok başarılı olduğunu söyleyebiliyorum. Ama bunu diyebilmem
için bir işin hissettirmesi ve benim o hissi yakalamam lazım.
Tolgay:
Kimsenin görmediği farklı yerleri
deneyimleyerek hayatını doldurman sonucu zaten ne söylersen söyle özgün bir şey
çıkacağından bahsettik. Sadece gördüğünü çizebilmek veya duyduğunu çalabilmek
değil, üstüne bir de yorum katarak özgünlüğü yakalayabilmek üzerine konuştuk. O
zaman çeşitli kapasite tüpleri var diyebiliriz. Cesaret tüpü, ifade tüpü,
karşındakine derdini ifade edebilme tüpü, teknik yeterlilik tüpü, ilham tüpü, yorum
tüpü, vb. Bunları da ilgi alanlarına göre oluşturup alıştırmalar ile doldurup
ihmal ve özensizlik ile azaltabiliyorsun.
Dilruba:
Eğer birisi teknik olarak yetersizse hiçbir
zaman bir üniversitede akademik öğretim görevlisi olamaz. Çünkü öğretmek görevini
üstlenecek ve teknik bilmeden öğretmen olmanız çok zor. Özgünlüğünüzü ve ilham
ile ortaya koyduğunuzu öğrencinize aktaramazsınız. Ama işin teknik yönünü
akademik olarak anlatmak için onun da teknik eğitimini almak zorundasınız.
Teknik hakkında farklı bir konuya da değinmek
istiyorum. Bir sergideki resimden benim ve bir ressamın çıkarımları çok farklı
olabilir. Eğitimli birisi bir resim karşısında resmin arka planındaki emeği
bildiği için büyülenebilirken ben yalnızca görselin bende uyandırdığı hissin
farkına varabilirim. Bir resmin değerlendirilmesi, kişinin bilgisiyle alakalı. Bir
fotoğraf sanatçısı baktığı bir fotoğrafın hangi koşullarda çekildiğini dahi değerlendirir.
Örneğin, çok kalabalık bir caddedeki çok büyük bir arbedede çekilen bir
fotoğrafa bakarken o fotoğrafı yakalamanın teknik olarak ne kadar zor olduğunu
bilir ve bu yüzden büyülenebilir. Ama ben aynı fotoğrafı herhangi bir haber
fotoğrafı olarak değerlendirebilirim.
Tolgay:
Örneğin bir müzisyen bir caz parçasındaki doğaçlama
sırasında uygulanan teknik denemeleri ayırt edebilir ve buna göre doğaçlamayı
takdir edebilir. Ancak doğaçlayan müzisyen doğaçlamanın dinamiğini iyi
ayarlamışsa bunu herkese hissettirebilir.
Begüm:
Bazen de teknik olarak kusursuz bir müzisyenin
doğaçlaması bıktırabiliyor. “Yeter, çık artık solodan! Yordun beni. Uzaklaştık
melodiden. Senden sonra çalacak biri var, onu da düşün,” diyorum. Çünkü orada
birlik de önemli. Bu yüzden bir solonun kötü çalındığını ve o doğaçlamayı
beğenmediğimi düşünebiliyorum. O müzisyen de bana tekniker gibi geliyor.
Teknik olarak herkes bir yere kadar
gelişebilir. Ben endüstriyel tasarımcıyım. Okula sayısal puan ile çizim yapmayı
bilmeyerek giriyoruz. Birinci sınıfın sonunda herkes çizebiliyordu ama kimse
ressam olamazdı. İçimizden resim bölümüne geçenler olmadı değil ama biz çizimi
teknik olarak ihtiyaç duyduğumuz için öğrendik. Yani bir tekniği herkes geliştirebilir
ama bunun ötesinde yetenek devreye giriyordur; kapasitenin asıl sınırlarını da o
zaman görebiliriz.
Defne:
Öncelikle nelerin kapasitesinden bahsedebiliriz?
Tabii ki resimsel düşünmeyen biri resim yapamaz. Her şeyin bir güdü olarak içimizden
geliyor olması gerek. Bir bankacı da müzik ile uğraşabilir ancak içimizdeki bu güdüyü
ortaya koyabilmek için teknik olarak bir altyapıya sahip olmamız lazım. Teknik
altyapı olmadan değerlendirmek için bir parametre bulamayız. Artık okul eğitimi
almaya gerek yok diye bahsediliyor. Evet, illa belli bir yerde eğitim almamıza
gerek yok artık. Youtube’da dersler var veya Skype vasıtasıyla piyasa içinde
çok başarılı olmuş kişilerden birebir ders alabiliyorsunuz. Tercih çok açıkçası
ama bir eğitim şart tabii ki. Eğitimsiz olarak “Ben bunu içimden geldiği gibi
yapıyorum,” demek olmuyor. O noktada elimizde karşılaştırabilmek için bir değer
olmuyor.
Eklemek istediğim bir nokta daha var. Sanat
sonuçta güzel duygular uyandırmak amaçlıdır. İnsanlar dünya üzerinde var
oldukça sanat olacak. Bu noktada rahatsız olmak veya beğenmek bence çok normal.
Güzel bir şey görmek istediğimiz için bir eser üretiliyor.
Tolgay:
Yüksek kapasiteli kişiler hep yüksek kapasiteli
ürünler mi ortaya koyar? Veya tam tersi; alçak kapasiteli kişiler sürekli alçak
kapasiteli ürünler mi ortaya koymaya mahkumdur? Tam tersi olabilir mi?
Dilruba:
Dünyanın en zeki insanı 1800’lü yıllarda
yaşamış William James imiş. Gelmiş geçmiş en yüksek IQ seviyesine sahip
kişiymiş. On yaşında MIT’den ders alabilmiş. Ailesi üniversitede öğretim
görevlisiymiş ve William yüksek zekasından dolayı sürekli yönlendirilip baskı
altında tutulmuş. Bu zekasıyla da ortaya koyduğu hiçbir şey yokmuş. Nihayetinde
de kırklı yaşlarda ya uyuşturucu ya da intihar nedeniyle genç yaşta ölmüş.
Ancak o kadar yüksek zekâsı ile bilim ve sanat alanında bir ürün ortaya
koymadığı için suçlanmış. Kapasitesini sadece çok küçük yaşta eğitim almak için
kullanmış. IQ seviyesi onunki kadar yüksek olmayan ve çok farklı ürünler ortaya
koyabilen insanlar da var. Yani potansiyel kapasitesi çok yüksek olup da bunu
nasıl kullanacağını bilmeyen insanlar da var.
Defne:
Resimde en zeki kişi her zaman en iyi sonuçları
veremeyebiliyor. Üniversiteye girmeden önce lisede daha formel bir eğitim
alıyoruz. Kitaptan okuduğun şeyi aynen testte uygulaman gerekiyor. İşin içine
yaratıcılık koymuyoruz. Bu yolla insanın düşünce şekli de körelmeye başlıyor veya
fen bilimlerine yoğunlaşmış oluyorsun. Ama resim açısından kötü oluyor. Endişe
etmek ve çok düşünmek resimde her zaman en iyi sonucu vermiyor. Bana hocalarım
artık üçüncü sınıftayken “Çok düşünüyorsun; düşünmeyi kes!” demişlerdi. Sonrasında
gerçekten özgün işler yapmaya başlamıştım çünkü içimden çıkan şeyleri ortaya koyuyordum
artık. O zamana kadar her şeyi en doğru haliyle yapmaya uğraşmıştım. Yani
bilinçaltımda görsel ve teknik bir birikim oluşmuştu.
Daha düşük kapasiteli kişiler yüksek kapasiteli
kişilerden daha iyi işler üretebiliyorlar. İçgüdüsel olarak neyin daha iyi
olduğunu bilen ama daha düşük kapasiteli olan kişiler daha iyi işler
üretebilir. Hepimiz sonuçta aynı dünya üzerinde yaşıyoruz. Gökyüzü, toprak,
ışık ve renk aynı. Renklerin ve kompozisyonların bize ifade ettiği hisler
aslında benzer. Bunu nasıl manipüle edebileceğiniz konusunda hisleriniz
kuvvetli ise, üzerine çok kafa yormuş birinden daha enteresan işler
üretebilirsiniz. Sanatta o tür bir zekânın dezavantajı olabiliyor. Çalışarak da
bunun üstesinden gelinebilir ama insanın karakteri ne kadar değişebilir? Çok gergin
biriyseniz rahatlayabilir misiniz?
Begüm:
Bipolar bozukluk bir avantaj mı, dezavantaj mı?
Evet, bazı günlerde normalden daha yaratıcı hissediyorum. Manik dönemlere
giderken aklıma çok fazla şey geliyor. Ama manik dönemde hiçbir şey
yapamıyorum. Aklıma gelen şeyi, sana söyleyebilecek kadar bile aklımda
tutamıyorum. Bir şey çok hızlı gelip gittikçe onu kullanamıyorum. O zaman
avantaj mı dezavantaj mı? Bence herkes benzer kapasite problemini yaşıyor.
Tolgay:
Kapasite zaman, koşullar ve kendi
müdahalelerinle artıp azalan akışkan bir konu. Sende yine bir öz var tabii ki de.
Doğuştan ilgili olduğun konularla alakalı olarak tüplerin sayısı da
belirleniyor. Bu tüplerin farkına varmak öncelikli.
Alican:
Bazen insanlar bana çok sıkışmış gibi geliyor. Beat
kuşağı yazarlarını birbirlerinden ayıramıyorum. Hatta onların etkiledikleri
diğer alanlardaki üretimleri de birbirlerine benzetiyorum. Bir yazarın kendi
romanları arasında da fark göremiyorum. Bir akım yarattığı için mi yüksek bir
kapasiteden bahsedebiliyoruz yoksa bu aslında kendi üretimi içerisinde sıkışıp
kalmış tek atışlık bir şey mi?
Tolgay:
Bu, başkasından veya kendinden ilham almak ve
kopyalamak ile alakalı.
Su:
Aslında sanat “İlham geldi ve yaptım,” demektense
o ilhamı sürekli içinden çıkarıp ortaya ürün koyabilir hale gelecek kadar teknik
kapasiteyi yukarı çekmektir.
Begüm:
Aklına bir fikir geldiği zaman da farkında
olabilmek… Evet bir ilham var ama ne fikir geldi? Çok iyi bir şey yaptığının
farkında mı?
Alican:
İyi bir örnek Andy Warhol galiba. O
sıkışmışlığın içinden kendini bir marka halinde sunarak çıkartıyor.
Tolgay:
Andy Warhol’un pop öncesi bir dönemi var; ayakkabı,
kedi ve melek çiziyor. Sonra 1962’de keskin bir çizgiyle popa geçiyor. Onun
sanata kattığı olgu marka ve markalaşma ama çocukluğundan beri kullandığı
tekrar ve baskı tekniğini sanatına hep dahil ediyor. Fetişist ve takıntılı bir
ruh hali de sergilemiyor değil.
Begüm:
Olumsuz bir hastalığı olumlu hale
çevriliyor.
Dilruba:
Yapılan araştırmalara göre entelektüel
kapasitesi yüksek insanlarda psikiyatrik bir bozukluğa rastlanma ihtimali çok
yüksek. Hayat hikayeleri bilinen sanatçılar arasında şizofren olanlar da var
içinde. Hele fakülteye gelen şizofren hastalarımızın çoğu üç üniversite bitirmiş.
Akıllarının farklı yönlere ayrılmasıyla çok farklı alanlarda çok farklı eserler
ortaya koyabiliyorlar.
Alican:
Foucault sağlık veya sağlıksızlık üzerinden kesinlikle
konuşmuyor. Ne hastalık ne de sağlıklı olma hali vardır; “o hal” vardır, diyor.
Bipolar durum da öyle bir şey değil mi? Kellik bir anda patolojik bir
rahatsızlık olarak sunuldu: kel olan onu iyileştirmek zorunda. Küçük bir çocuğa
bir anda hiperaktif demeye başlıyoruz. Yabancı bir kelimeyle tanımlayıp onu
hasta yerine koyuyoruz. İsimlendirme ve tanımlama ile bana yaptırım yapıyor. Benim
düşünme kapasitemi değiştiriyor ve algımı yönetiyor.
Dilruba:
Pozitif bilimler bir olaya istatistikler
üzerinden nicelik yönüyle yaklaşmayı çok sever. Böylece normali çoğunluğa göre
değerlendirir. Eğer azınlıktaysanız tıp sizi normalden sapmış olarak
değerlendiriyor. O yüzden normal kavramı sorgulanabilir. Normal, “norm”
kökünden geliyor. Normlara uygun demek çoğunluğa uygun demektir. O yüzden
azınlığa “farklı” demek yerine “anormal” – yani normalden sapmış – patolojik yakıştırması yapılıyor. Yanlış
oradan kaynaklanıyor. Azınlıkta olan her şey normalin dışında değerlendirildiği
için azınlığa hastalıkmış gibi davranıyor, toplumsalın dışında algılıyor ve
ötekileştiriyoruz. Normalin dışındakine farklı demek yerine öteki veya anormal
diyoruz. Aslında gerçek böyle değil tabii ki. Belki de şu çağda normal olan
depresyon veya bipolar bozukluktur. “Normal” olarak kabul edilen insanların
aslında dünya üzerindeki yıkıcılığa ne kadar katkıda bulunduklarını gördüğümüz
zaman sağlıklı ve sağlıksız kavramları zaten karışıyor.
Begüm:
Kapasite de benzer bir şekilde bu
optimizasyonla birleştirilip kapitalist bir söylem olarak ortaya çıkmıyor mu o
zaman?
Dilruba:
Depresyon tabiri olduğu için antidepresan ilaç
üretiliyor. Bir tanı koymadan onun karşıtını üretemezsiniz. Antidepresan
satılacaksa önce depresyon tanısı olmalı. O yüzden insanlara hastalık tanısını koymak
çok kolaylaşıyor. Birisine normalden sapmış demeniz ilaç piyasası için muhteşem
bir şey aslında. Antidepresan kullanımını arttırırsanız da dünyanın kapitalist
düzenine katkıda bulunursunuz.
Defne:
Şu an belirli bir standartta yaşamamızı normal denilen
insan çoğunluğunun yoğun çabalarına borçluyuz. Sanatçı olarak topluma karşı borcumuz
da güzel bir şey üretmek. Sanatçılar ve yaratıcı kişiler bir anomali oluyor.
Bizim bir derdimiz var. Toplumda sanatçılar biraz da misafir olarak karşılanır.
Bir yerden çıkıp başka bir topluma gidebilirsin. Rönesans’ta da çoğu Hollandalı
usta – mesela Van Gogh – Paris’e gidiyor
ve başka yerleri geziyor. Başka Hollandalılar İtalya’da kalıyor. Sanatçı biraz
daha dışarıda kalmış ve zaten anormal olmuş kişi. Bir sanatçının da “Biz
öyleyiz ama bize göre de siz anormalsiniz,” demesi çok doğru değil.
Tolgay:
Farklı kapasitelerdeki kişilerin, işlerin, iş ile kişilerin
karşılaşmalarındaki duygulanım ve ruh hali nasıldır? Örneğin “köyün
delisi” ile “beyaz yaka” ışıkta karşıdan karşıya geçmek üzere bekliyorlar. Caddebostan’da
böyle bir manzara var. Sokakta yaşayan bir adam bir senedir omzunda radyo ile ışıklarda
dans ediyor. Doksanlarda modaydı. Kimseye zararı yok ve kimseye laf atmıyor.
Kendi kendine dans ediyor. Adam eğer öyle giyinmiyor olsaydı, hipster gibi giyiniyor
olsaydı, o kadar da yaşlı göstermiyor olsaydı ve çağ da doksanlar olsaydı
normal algılanabilirdi belki.
Dilruba:
Andrey Tarkovsky’nin “Nostalji” filminde de öyle
bir karakter vardı. Baş karakter Deli Domeniko’nun deliliği ve normalliği eleştirdiği
sahne muhteşem. Deli Domeniko İtalya’nın bir meydanında sanki bir doğaçlama
tiyatro oyunu oynuyor. Merdivenlerde kendi halinde insanlar var. Domeniko
kendisini yakacak ama hiç kimse bir tepki vermiyor. O kadar sıradan ve normal
bir ruh hali sergiliyorlar ki... O sırada şöyle diyor: “Bir deli size çıkıp
bunları söylüyorsa dünya ne biçim bir yerdir!” Herkes orada işlerini yapmaya
devam ediyor.
Yarın karşıdan karşıya geçen bir fil görürseniz
file orada ne işi var diye bakarsınız. İkinci gün ikinci bir fili karşıdan
karşıya geçerken görürseniz bu durum çok anormal gelmemeye başlar. Ama aradan
birkaç ay geçip de fillerin sürekli karşıdan karşıya geçtiğini görürseniz artık
anormal olan bir insanın karşıdan karşıya geçmesi olabilir. O yüzden algılar dünyasıyla
bunun çok bağlı olduğunu düşünüyorum.
Alican:
Her şeyi sınırları belli olan tanımlarla
anlatmaya alışmış olmamız beni çok rahatsız ediyor. “Normalleşmeye başladı,” dememiz
bizi, düşünce yapımızı, görme ve değerlendirme biçimimizi sınırlandırıyor.
Dilruba:
Örneğin yanımızdan biri geçse ve bize hiçbir
neden yokken laf atsa bizim ona normal diyebilmemiz çok zor. Hiç zararı olmayan
bir kişiye birisinin birden vurmaya başlaması hangi toplumda olursa olsun normal
olarak değerlendirmez; norm dışı değerlendirilir. Bir insanın kendisine zarar
verecek kişiden korunmak amacıyla savunmada bulunması ise normal bir durum.
Pozitif bilimlerin aslında norm dışı derken tanımladığı durum bu. Sanat için
ise normal ve anormal kavramları farklı yerlere oturabilir.
Su:
Bütün toplum anormal olduğu zaman sanatçı
normal olmak zorunda. Yani karşıtlık mecburi.
Dilruba:
O zaman sanat doğası gereği aristokrat kalmış
oluyor. Halktan herhangi bir kişinin sanatsal bir şeyle uğraşması çok zor. Sanatın
toplumsallığını cidden sorguluyorum. İnsanda güzellik uyandıran çok farklı
etkinliklere ulaşmak bile bir kapasite gerektiriyor. Google herkesin elinin
altında ama kimisi gidip Youtube’da bir şarkıcının videosunu izler kimisi dünya
çapındaki bir üniversitenin bir ders videosunu. Kimisi etkinlik araştırır
kimisi resimle ilgili bir şeye ulaşmak ister. Bu etkinlik ücretsiz ve Yeldeğirmeni’nde
oturan herhangi biri çok rahat katılabilir. Ama buna ulaşmak bile belli bir
kapasitenin ürünü. Bu durumda da sanat ne kadar toplumla iç içe oluyor?
Defne:
Yeldeğirmeni’nde de belli bir kitle insan
yaşıyor. Kadıköy’de, Moda’da ve Beşiktaş’ta başka türlü insan kitleleri
yaşıyor. Buna yönelik de her grubun kendi mekânı var. Semtler de başlı başına bir
ülke gibi. İnşaatlarda çalışan bazı arkadaşlarım akşamları toplanıp şiir
okuyorlar. Her sınıftan ve kapasiteden insan kendine bir yer yaratıyor.
Alican:
Jung’un arketiplerinden oluşturulmuş bir
ihtiyaç haritasına göre herkesin sekiz motivasyonla hareket ettiği düşünülür. Herkes
bu motivasyonlardan herhangi birisini herhangi bir anda herhangi bir şekilde
sahiplenebilir. Örneğin ben şimdi içmiş olduğum yeşil çayı boğazımdan sıcak bir
şey geçsin diye içmiş olabilirim. Başkası da diyet yapmak için içebilir.
Motivasyonlarım birbirinden farklılaşabilir veya ortak bir şeyin içerisinde de
farklı motivasyonlar buluşabilir. Kahveyi fal baktırmak için de içiyor
olabilirsin; ayılmak için de... Sanat da böyle. Herkesin sanata yaklaşım biçimi
aynı olmak zorunda değil. Birisinin sanata dair motivasyonunu bir sanat merkezi
cevaplamayabilir. Arkadaş grubu içinde birisinin gitar çalması da bu motivasyon
dahilinde sanatsal doyum açısından yeterli olabilir. Birisi çok kitsch bir şarkı
söylüyordur belki ama bu bile kişinin ihtiyaç duygusu ile doğrudan ilişkili.
Begüm:
Ama sonra üretilen sanat eserleri ötekinin
gözüyle karşılaştırılmak zorunda kalıyor. Sanatta ona göre iyi iş veya kötü iş
diyoruz. O zaman kötü kim oluyor? Bana göre ayrı, akademiye göre ayrı kötü var.
Van Gogh neden hiç tablo satamadı? Aristokrat bakışın içine giremedi.
Defne:
Bugünlerde konuştuğum çoğu sanatçı arkadaşım anlaşılmadıklarından
ve piyasanın çok kötü olduğundan sürekli bahsediyorlar. Ama buna böyle bakmamak
gerekiyor. Seni anlayacak insan kitlesini bulmak gerekiyor. Bugün istediğin yer
ve insana ulaşabilme açısından çok şanslıyız. Önemli olan, araştırmayı bilmek.
Ben de daha önce öyle düşünüyordum: “Beni anlamıyorlar. Ben neden teknik ile uğraşacağım?
Bu detayı buraya koysam zaten yüz kişi anlamayacak.” Ama ben zaten anlayan o
bir kişiyle iletişim kurmak istiyorum. Bu iş için önemli olan bu. Van Gogh niye
işlerini satamamış? Bence daha fazla uğraşması gerekiyordu.
Barış:
Ya da ticaretten anlamıyordu. Sanat olarak
yarattığın bir ürünü maddi bir getiriye dönüştürme süreci başlı başına bir iş
programı. Sanatçının bir ürün üretirken hangi kısımda maddi değeri düşündüğü
tartışılır. Buna motivasyon olarak bakan sanatçılar da vardır eminim. Bunu kendi
belirlediği bazı denklemler üzerinden ilerleten insanlar da vardır. O zaman
ulaşılabilir ve anlaşılabilir olmayı düşünmüyor ve tartışmıyor. Bir ürünü direkt
satmak için yaratmış oluyor. Bunun maddi getirisi olmuş oluyor. Sanatçı bunun
hangi noktasında dahil olacak ve nasıl bir bakış açısına sahip olacak?
Alican:
Bence bu, çağın ruhunu yakalamakla alakalı bir
şey. Andy Warhol çok güzel yakaladı. Van Gogh yakalayamadı. O dönem dışarıdan
bir gözle yıllar sonra tanımlandığında değeri anlaşılabildi.
Begüm:
Ya da yakaladı, reddetti ve üstüne ekledi. Başka
bir şey demek istiyordu. İlla demek zorunda da değildi.
Tolgay:
Belki bu devirde zaten onu demeyenler daha çok
görülüyor tutuluyor.
Alican:
Shakespeare’in değeri aslında yeniden yazılarak
edebiyatın içinde yükselmesiyle alakalı. O dönemle ilgili bir şeyler yapmış
olabilir ama tanımlanmadan değerini hiçbir şekilde gösterememiş. Çok sonradan
bunu algılayabiliyoruz. O dönemin gücü olabilmek bilinir olmakla alakalı.
Barış:
Bence kişinin topluma ulaşmasıyla ilgili. Van
Gogh da satabilirdi. Shakespeare de ürünlerini belli bir seviyeye
getirebilirdi. Araçları nasıl kullandığıyla alakalı. Zaten yaratıcılık
konusunda daha üst bir seviyede işleri. Bunları da topluma anlatmak amacıyla
zamanın medya araçlarını kullanmak büyük bütçeler gerektiriyordu. Onu da
sağlayamamış olabilir. Şimdi daha basit ama. Pinterest bedava. Zamanında
aristokratlarla şatolara gidilirdi, yemekler yenir ve belli bağlantılar kurulurdu.
Hayatı bir üst perdeden yaşamaya çalışılırdı.
Dilruba:
Sanat bu aşamada hangi kısımda? Aristokrat bir
aileden gelen kişinin kendi eserini tanıtması çok daha kolaysa çevresel şartlar
çok daha fazla devreye girmiş oluyor. Çünkü bir yanda kraliyet ailesine doğan
ya da kraliyet ailesi fertlerinin portresini çizen bir ressam varken diğer
yanda kenar mahallede kapasitesi olsa bile onu keşfedecek kişiyi bekleyen başka
bir ressam var. Bu ikisinin durumları çok farklı.
Begüm:
Ne kadar internet olsa da okuldan mezun olunca
işlerini uygulamak istersin. Bunları duyurabilmek için bile onları uygulamış
olman lazım. Uygulamak için de paraya ve bir atölyeye ihtiyacın var. Yani
zengin bir aileye ihtiyacın var. Ben de yurt dışına gidip eğitim almak
istiyorum. Belki tüpler üst üste konulunca elimizde olandan daha fazlası
lazımdı.
Barış:
Sistem bazı işlerin gömülmesine sebep oluyor. O
zaman bilinen sanatı tartışmış oluyoruz. Sistemin doğru yerlerinde bulunmuş
olmakla alakalı. Van Gogh’un sonradan bu kadar popüler olması iyi mi kötü mü?
Alican:
Mesele bir şeyin ne kadar çok yeniden üretilmiş
olması. O dönemde ne kadar çok iyi iş yapmış olursa olsun, sadece birkaç yerde
göründü ya da aristokratlar onu destekledi diye bir insan ve eserleri çağımıza
kadar gelmiyor. Böyle binlerce insan yok olup gidiyor. Önemli olan şey onun
yeniden üretilmiş olması. Shakespeare’in örneğinde işlerinin farklı
tiyatrolarda uyarlanması, sinemaya kazandırılması ve şiirlerin alıntılanması...
Van Gogh için de benzer durum. Bir şeylerle tekrar ilişkilendirilebilmesiyle
alakalı.
Tolgay:
O zaman şans, yeniden yazılabilme ve yayınlanma
kapasitesi tüplerini de ekleyip onları doldurmaya başlıyorsun.
Dilruba:
Van Gogh’a sanatçı kimliğini kim koymuş oluyor?
Halk mı? Öldükten sonra hangi düzende kabul ediliyor ve başarısı yüceltiliyor?
Yoksa ona sanatçı diyen kesim sanatın içindeki kesim mi?
Deniz:
Bir eserin iyi olabilmesi ne demek? Zamansız
olması demek. Evet, iş belli bir dönemde yapılmış oluyor. O dönemin insanlarının
bildiği belli şeyler var. Ressamların çizdiği şehirlerin ve doğanın düzeni ve
biçimleri belli. Ama günümüzde hala bir şey ifade ediyor. Aslında onun sanatını
sanat yapan şey ne halk ne de başka kesim oluyor. Sanatçının yaptığı iş
zamansız. O işler özelinde sanat tanımı doğru oturmuş oluyor. İnsanların temel
kaygı ve estetik anlayışlarına hitap eden bir iş üretebilmiş oluyorsun. Bu
içgüdüsel bir şey daha ziyade. Bir arketip haline gelmiş oluyor.
Dilruba:
Peki bu zamanında neden anlaşılamıyor da
öldükten sonra bu imzayı almış oluyor?
Su:
Shakespeare zamansız; onu bir kenara koyuyorum.
Van Gogh ve diğer izlenimciler zamanında bugün oldukları kadar popüler
değiller. Japon bankaları para aklamak için tüm izlenimcilerin eserlerini satın
almaya başlıyor. Böylece bir balon oluşuyor. Yani izlenimcilerin işleri o kadar
da değerli değiller. Oldukları değere Japon bankaları sayesinde ulaşıyorlar.
Sonra Japonya’da ekonomik kriz patlıyor. Bankalara el konunca eserleri satamıyorlar.
Böylece izlenimciler bugün çok değerli. Hala bir sürü izlenimci eser o
bankaların kasalarında duruyor.
Dilruba:
Yine de onları bilinir kılan bir başkaları
olmuş oluyor.
Su:
Doğru, Japonların bir şekilde o işleri alması...
Neden izlenimcilerin işlerini alıyorlar? İzlenimciler, eski Japon sanatçılarının
ahşap baskı sanatından etkilenerek işlerini üretiyorlar. Japonlar da bu işleri
doğal olarak kendilerine yakın buluyor. Yani Japonlar kendilerinden etkilenmiş
olan batılı sanatçıları tutuyorlar.
Tolgay:
Parmak bastığımız noktalardan birisi de yeniden
diriltme olayı. Tarihte üstü örtülmüş ya da burun farkıyla tanınma fırsatını kaçırmış
olsa bile istediğimiz bir şeyi alıp yeniden gün yüzüne çıkartıp motivasyonlar
rehberliğinde pazarlayabiliriz.
Alican:
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar isimli eseri bize o
kadar da uzak bir tarihte üretilmemiş aslında. Ama Oğuz Atay, döneminde değerli
olarak nitelendirilen bir yazar da değil. Şimdi Moda Sahnesi’nde oyunu var.
Onun üzerine ne kadar üretim yaptığın ve o çağın ruhunu bir sonraki çağın
ruhuna ne kadar taşıyabildiğinle alakalı. Bir eser bir şeyleri beraberinde taşıyor
olacak. Akademinin gücü burada çok fazla. Sanatın kapitalinden her zaman
bahsedebiliriz ama bu bizim bildiğimiz çağdaş kapitalist yaklaşımdan daha
farklı bir kapital. Her zaman bir yerde bir erk onu yönetiyor. Ama onun dışında
akademi yeniden üretim yolunda çok güçlü bir etken.
Dilruba:
Önce bir şekilde bir kişiyi piyasaya tanıtma
görevini üstlenen bir kesim gerekiyor.
Tolgay:
Her yeniden diriltilen de tutacak diye bir şey
yok çünkü dönemin kapasitesini hala tutturamıyor olabilir.
Dilruba:
Bir şey halk tarafından seviliyorsa mı
gerçekten sanat eseri olur, yoksa sanat camiası içindekiler onu o şekilde
sıfatlandırıyorsa mı?
Alican:
Bu bizim nasıl kavramlarla düşündüğümüzle
alakalı. Eğer akademi bize nasıl kavramlarla düşüneceğimizi öğretiyorsa o zaman
akademi karar veriyordur buna. Örneğin Aslı Erdoğan’ın eserleri çağın ötesine geçen
eserler. Post modern olarak tanımlanıyor çünkü bütün her şeyi yıkarak
ilerliyor. Onun popülerliğini sağlayan etmenler akademik ve siyasi kimliğinin
olması. Bu onun yeniden üretilmesini ve ön plana çıkmasını sağladı.
Burak:
Sanatta başarı kriterini konuşurken hem çağın
ruhuna uygunluktan hem de zamansızlık ve evrensellikten bahsedildi. Hangisi
başarıyı sağlar?
Tolgay:
Hiçbir seçenek yok. Bir şey sanat mıdır değil
midir? Neye göre kime göre sanattır? Böyle sorular yok. Eskiden diriltilerek
gelen ve pazarlama ile çoğaltılan bir şeyin özünde insana dokunan ve evrensel
doğamızı yakalayan öğeler yoksa büyük ihtimalle tutmaz. Çünkü bizi alakadar
etmez.
Su:
Shakespeare’in zamansız olmasının sebebi bence çok
eski hikâyeleri anlatıyor olması. Hamlet oyununda mitolojik öğeler
kullanılıyor. Horus ile ilgili mitler çok benzer. 3000 yıl öncesinden
bahsediyoruz. Shakespeare’in zamansız olmaması gibi bir şansı yok.
Burak:
Müzikte de mesela Handel aristokratlara hitap
eden müzik tarzıyla kraliyet bestecisi diye bilinir. Beethoven toplumcuydu. Bugüne
ikisi de gelebildi. Aristokrasiye hitap eden mi daha geçerli olur yoksa halka
hitap eden mi? Burada da kesin bir çizgi yok.
Dilruba:
Beethoven’in eserlerini dinleyebilen insanlar
da buna ulaşabilenler. Youtube’da istediği zaman dinleyebilir ama en azından
bir ilgi duyması lazım ki araştırıp dinleyebilsin. Popüler filmlerdense sanat
filmlerini izleyenler hakkında “sinemadan anlıyor” denilir.
Tolgay:
Bu etiketleme ile alakalı. Bugün popüler müzik
dinlemek daha özelleşmiş bir etiket olarak lanse edilebilirdi.
Begüm:
Klasikler neden klasik oldu? Çünkü çok iyiler. Akademi
bir kere onaylıyor bunu ama ben akademiyi bilmeyen biri olarak dinlediğimde
dahi bende bir his uyandırabiliyor.
Tolgay:
Aslında kapasiteye göre seçimler de göreceli.
Aynı kişinin seçimlerinde bile zaman ile değişebilir. Fiziksel, zihinsel ve
ruhsal değişimler sonucu seçimler değişebilir.
Dilruba:
Tarkovsky’nin bir anısı var. Üst düzey
yetkililere düzenlediği bir galada filmini izlettikten sonra filmini tek
anlayan kişinin sinemadaki hademe olduğunu söylemiş. Çünkü Rus toplumunu ve
insanını anlattığını söylüyor. Herkes işin tekniğini değerlendirirken anlatmak istediğini
sadece oradaki hademe anlamış. Sanatın doğası gereği aristokrat olduğunu ama
filmlerini toplum için yaptığını söylüyor. Şu anda ise Tarkovsky’yi toplumdaki
her insan değil, yine biraz daha üst kesim daha iyi değerlendiriyor. Burada da
böyle bir çelişki var. Kendisinin amacı tamamen toplum çünkü toplumun halini
anlatıyor.
Begüm:
Bu kendini ifade şekliyle ilişkili. Çok minimal
bir ressam da kendini toplumun aynası olarak ifade edebilir ancak toplum
tarafından işleri anlaşılmayabilir.
Alican:
Bence sanatçılar hedef kitlelerini
anlamıyorlar. Kime hitap ettiklerini, kime nasıl konuşmaları gerektiğini
bilmiyorlar.
Barış:
Onu anlatıyorsa o zaman neden öyle bir gala
yapmış? İlla bir yerden literatüre mi girmek istemiş? Git köyde yap o zaman
galayı bakalım ne olacak orada?
Dilruba:
Tarkovsky kendi ülkesi tarafından kabul
edilmiyor zaten. İtalya’ya gitmek zorunda kalıyor. Kendi toplumu tarafından
ötekileştirilmiş oluyor. Tarkovsky sinema bölümünü bitirmiş bir yönetmen ve
öğretmen. Bir eğitim alıyorsunuz ve uzun metrajlı bir film sunmak zorundasınız.
Sonuçta illa ki sinema dünyasından insanlara bunu sunmak zorundasınız.
Begüm:
Onun filtresi değişmiş zaten artık. Onun artık
aristokrat bir filtresi var. Tabii ki de eski dilini kullanamaz. Onları ancak o
filtreden süzüyor olabilir.
Alican:
Nasıl bir dili sahipleneceğini bilmek çok
önemli. Geçenlerde “72 Harf” isimli bir öykü okumuştum. Bir adamın zihin yapısı
değişiyor. Zihin yapısı değişince kullandığı dil onun kendini ifade
edebilmesine yetmiyor. Bunun üzerinden yeni bir dil geliştirmeye başlıyor.
Fakat kopukluğu artıyor. Adam yavaşça toplumdan soyutlanıyor. Çünkü onun
konuşmaya başladığı dil aslında toplumun anlayabileceği seslerden oluşmuyor.
Tolgay:
Bugün yaratıcı kapasite hakkında konuştuk.
Doğaçlama, dirilme ve niş gibi baya güzel noktalara değindik. Herkese geldiği
ve katıldığı için çok teşekkürler. No.39’a bizi ve açık sohbetimizi ağırladığı
için çok teşekkür ederiz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder