29 Aralık 2017 Cuma

HİÇBİR ŞEY YOKTAN VAR OLMAZ

HİÇBİR ŞEY YOKTAN VAR OLMAZ
DEFNE DENİZ ACEROL İLE YARATICI KAPASİTE ÜZERİNE SOHBET
2 ARALIK 2017 / CADDEBOSTAN

Yaratan Disiplinler 3. sezon 1. bölüm açık sohbetinden önce, ressam ve sanatçı Defne Deniz Acerol ile “Yaratıcı Kapasite” hakkında konuşmak için buluştuk. 2. sezonun “Gerçek” konulu söyleşisinde konuşmacılar arasında olan Defne’nin gerçek üzerine saptadığı güzel bir nokta vardı: gerçeğin aslında nesnel bir biçimde var olduğu ancak kapasitelerimizle alakalı olarak onu görüp göremeyeceğimiz veya gerçeğin algısının göreceli değişebileceğiydi. Bu düşünceden hareketle, ‘yaratıcı kapasite’ kavramı hakkında konuşmalara devam etmeye, proje ortağım Alican Karakaya ile karar verdik. Konu üzerine düzenlenecek açık sohbetimizden önce Defne ile kavramı irdeleyeceğiz.

Tolgay:
Yaratıcı kapasiteyi nasıl tanımlarsın? Resimde, sanatta ve hayatta nasıl şeylerin kapasitelerinden bahsedebiliyorsun? Hem mesleğinde hem de genel olarak yaratım için nasıl şeylerin kapasiteleri önemli?
Defne:
Yaratıcı kapasite dediğimizde yeni bir bağlam ve yeni bir teknik yaratabilmekten bahsediyoruz. Sanatta olması gereken dört boyuta özgünlük getirebilmekle ilgili bir şey. Alışılmamış bir teknik yaratabilmek için var olanı çok iyi anlıyor olmak gerekli. Kullanabileceğin teknolojinin imkân sınırlarını da biliyor olmak lazım. Bu ikisi deneyimle oluşuyor. Hem sıkı çalışmak hem de şans, yeni bir buluş gerçekleştirmeni sağlıyor. Belli özelliklere sahip insanlar (örneğin hafızası kuvvetli olanlar, teknoloji tarihi veya nesnelerin nasıl çalıştığına merakı olan kişiler vb.) teknikte daha çabuk ilerleyebiliyor. Kâşif olmakla ilgili. Bilim ve sanat tarihindeki dâhilere bakıldığında bu becerinin deneyime açık, itinalı ve genelde yüksek zekalı olmak ile alakalı olduğunu görüyoruz. Çünkü literatürü bilmek hafıza gerektiriyor. Deneyimleri biriktiren insanlar, hangi ‘memetik’ kombinasyonların yeni deneyim yaratacağını daha kolay, çabuk ve iyi anlıyorlar. Bu kişiler deneyim ustası.
Birden fazla alanda deneyimin varsa, dili soyutlaştırarak bağlamlar dilinin ortak noktasını anlayıp genel soyut tasarım dilini öğreniyorsun. Gurmelerin tat deneyiminin fazlalığı sayesinde hangi gıdaların kombinasyonuyla en iyi sonucu elde edeceğini bilmesi gibi. Resimde ise görsel bir kataloğunuz olması gerekiyor. Yani bir duruşun, maddenin veya atmosferin en estetik halini uygulayabilmeniz için bu zamana kadar olan anlatım özelliklerine hâkim olmanız önemli. Teknik bir eğitim ile gördüğünüzü çizebilir hale gelmek gerekiyor. Bu sayede de görsel bir birikiminiz oluşmaya başlıyor ve biçimlerin anlatımsal farklılıklarını hissetmeye başlıyorsunuz. Tabii ki bunun üzerine hayal gücü de koymak çok önemli.
Konuda yaratıcı olabilmek için de anlam topolojisini bilmek gerekiyor. Arketiplere iyi hâkim olmak lazım. İnsan toplumları birbirlerine çok benzediği için yeni konu yaratmak neredeyse imkânsız. Aşağı yukarı bütün sanatçılar eski konuları yeni bir bağlamda işliyorlar. Örneğin bilim kurgu filmlerinde sanatçılar daha yaratıcı olurlar. Daha önce düşünülmemiş bir hikâye yaratıyorlar çünkü.
Tolgay:
Bilim kurgu türünden yola çıkarsak, hayal gücü kapasitesi hakkında ne düşünüyorsun?
Defne:
Hayal gücü insanın yetişme şekli ve ailesi ile ilgili olmakla birlikte hiç hayal edemeyen bir insana hayal gücü ekemezsin. Ancak olan bir şeyi çoğaltabilirsin. Mesela, çocukların hayal kurma becerilerini onlara zengin kültürlerin eserlerini göstererek geliştirebilirsin. Yaratıcılık, çocuklukta zengin bir bağlam diline maruz kalmaktan da geliyor; zengin bir kültürün parçası olup onu içselleştirmek gerekiyor. Mesela ‘Fantasia’ çizgi filmini küçükken izleyip beğenenler ile hiç izlememiş insanlar arasında niteliksel olarak bir fark var: insanların estetik algıları farklı oluyor. Bununla birlikte batı medeniyetinin farklı alanlardaki eserlerini iyi öğrenip incelemek insanın hayal gücünü ve kurgu kapasitesini arttırıyor.
Tolgay:
Kapasite, gözlem ve düşünmekle artıp rehavet ve tıkanmalarla azalır mı? Kapasite esnek mi?
Defne:
Kapasitemizin ve yapabileceklerimizin bir sınırı var. Ama önemli olan şu: birey olarak görevimiz, kendimizin en iyi halini bulabilmek ve en iyi kapasitede çalışmamızı sağlamak.
Bu noktada yaşam biçimimizi, sanata yaklaşım şeklimizi ve kendimizi düzenlememiz gerekiyor. Adeta programlanabilecek birer makine gibi çalıştığımızı düşünüyorum. Her şey aslında alışkanlıkla ilgili. Kapasitelerimizi de bu alışkanlıklar belirliyor, arttırıyor veya azaltıyor. Yanlış alışkanlıklar ve yanlış çalışma şekilleri kapasitemizi azaltabiliyor. Mesela müzikal teknikleri doğru çalışmadığınızda tekniğiniz yanlış oturuyor; hatta sakatlanabiliyorsunuz bile.
Kapasite tabii ki arttırılabilecek bir şey. Ancak şöyle bir gerçek de var; çok başarılı Çinli ressamlar var mesela. Benim onların kapasitesinde olabilmem mümkün mü bilmiyorum çünkü bir hayvan anatomisini neredeyse bir biyolog veya veteriner kadar muntazam olarak hayalden çizebiliyorlar. Ben o kadar kemik ve kası ezberleyebilir miyim bilmiyorum; deneyip görmem lazım. Ama kapasitemin belli bir seviyede olduğunu düşünüyorum. Ulaşabileceğim ve rahat edebileceğim hedefler dahilinde her alanda kendimi geliştirmeye çalışıyorum.
Tolgay:
Çevresel ve kültürel öğeler halihazır bir kapasite potansiyeli yaratıyor. Başka bir ülkede yaşamaya başlamak, o kültürün, üretimin ve düşünce sisteminin içine girmek kendindeki farklı yönleri keşfetmene neden oluyor. Yeni bir kültür yapısı kişinin kendisindeki farklı yönleri keşfetmesine her zaman yarar mı yoksa kapasite yelpazesi kişinin içindeki potansiyel ile mi ilgilidir?
Defne:
Sanatçılar parçası oldukları toplumun yaşam biçimlerini gözlemleyip bu doğrultuda iş üretirler. Tabii günümüzde internet sayesinde her türlü kültürün üretimine kolaylıkla ulaşabiliyoruz ve bulunduğumuz yerden bile sanatımızda ilerlemek adına farklı estetikleri anlamaya çalışıyoruz. Tabii anlamak için açık görüşlü olmak gerekiyor. Sürekli kendini eleştirmek de önemli. Dediğim gibi kapasite biraz kâşif olmayla da ilgili.
Yüksek zekâ, hafıza ve detaycılık çok önemli. Bu unsurlara sahip olmak iyi eser yaratmanın kaçınılmaz unsurları. Tabii üretmek istediğiniz esere göre kullanacağınız anlatımsal özelliklerin yansımaları farklı olabilir. Sanatta çok düşünmek, tutukluğa sebep olmasından dolayı her zaman faydalı değil. Analitik yaklaşımı bir kenara bıraktığımızda da kaçınılmaz olarak dejenere sonuçlar elde ederiz.
Tolgay:
Yüksek hayal gücü olan birinin, ondan hiç beklenmeyecek düzeyde alçak kapasiteli bir ürün vermesinin nedenleri ne olabilir?
Defne:
Dış etkenler ve kendini yeterince dolduramamasından kaynaklanabilir. Sadece yüksek hayal gücü her zaman iyi bir iş yapmanı sağlamaz; teknik ve kültürel bir birikiminin olması gerekiyor. Sanat tarihiyle bir diyalog kurabilmek için önce iyi araştırmak lazım.
Tolgay:
Ürün ortaya çıkarmak ve kendini yaratmak için bir kapasiteler örüntüsünden bahsedebiliriz. Bunları cam deney tüpü grupları gibi düşünelim. Birisi fazla, öteki az oldu mu yine yetersiz kapasiteli ürün ortaya çıkıyor. Belki hayal gücü tüpü çok dolu olduğu için ondan çok yüksek işler bekliyorsun ancak bir bakıyorsun ki teknik tüpü hiç dolu değil.
Defne:
Sanat tarihinde, ustaların onlarca eseri arasında bazıları başyapıt olabilmiş. Yani bahsettiğin dengeyi bulabilmek için çok üretip deneyler yapmak gerekiyor. Çoğu deney başarısızlıkla sonuçlanırken bazıları büyük buluşlara dönüşüyor.
Tolgay:
Örneğin Andy Warhol’un tarz olarak birkaç dönemi var ama birbirinden bağımsız değil. İçindeki ve etrafındaki kapasiteyi çocukluğundan beri hep geliştirmiş ve ilgili alanlardan özgün bir kompozisyon ile kendini yaratabilmiş.
Defne:
Her şeyi öğrenebiliriz. Doğuştan yatkınlığının olup olmaması öğrendiğimiz konu üzerindeki başarı oranımızı etkiler sadece. Mesela teknik alandaki yetersizliğine karşın çalışma disiplini sayesinde eşi benzeri olmayan eserler üretmiş ustalar var. Yenilik getirmeyi bir kenara koyarsak, kendini bulmak için bile büyük çaba sarf etmek gerekiyor.
Tolgay:
Andy Warhol da sonuçta 50’ler boyunca kadar boş durmamış. İçinden bir cevher çıkmasını beklememiş. Sürekli kendini beslemiş ve üretmiş; o süreçte kendini iyice keşfetmiş. Yüksek veya alçak kapasiteli yaratıcıların ürünlerine üst ürün ve alt ürün etiketi verebilir miyiz?
Defne:
Ürünlerde durum biraz farklı olabiliyor çünkü insanların ihtiyaçlarına göre talep ettikleri ürün niteliği fark edebiliyor. Bir ürün pazar açısından yüksek kapasiteli olduğunu gösterebilir. Diğer yandan, ne kadar çok insan beğenirse bir ürün o kadar iyidir anlamına da gelmiyor. Yani toplumuna veya zamanına göre değişebiliyor.
Tolgay:
Kentsel dönüşüm apartmanlarından örnek vereyim. Kentsel dönüşüm konutları ‘alt’ seviye işler olarak damga yerken, özel tasarım firmalarının yaptığı özel amaçlı yapılar ‘üst’ seviye işler olarak etiketleniyor. Çünkü o özel yapılar, mekân, malzeme ve işçilik bakımından daha özenli ve itinalı işler; yaratıcı en iyiyi yapmaya odaklanmış. O özel tasarım şirketleri kentsel dönüşümden bir bina aldığında ise sonuç diğer eserleri kadar yüksek kapasiteli olamayabiliyor. Çünkü bu sefer kapasiteni engelleyici dış faktörler (toprak alanı, imar yasaları, mahal alanları, malikler, onların anlaşmazlıkları, istekleri ve gizli anlaşmaları, para vb.) tasarımcıyı kısıtlamaya başlıyor. O koşullara da hazırlıklı değilse, düşük kapasiteli bir iş çıkarabiliyor. Tabii takipçileri için hayal kırıklığı oluyor.
‘Alçak’ işler olarak etiketlenebilen bir portföye sahip kişinin beklenmedik derecede ‘yüksek’ nitelikli işler üretmesi neye bağlanabilir? ‘Alçak kapasiteli işler’ üreten kişi ile ‘yüksek kapasiteli işler’ üreten kişinin karşılaşma durumunda neler yaşanabilir?
Defne:
Yüksek kapasite ve alçak kapasiteyi artık şöyle tanımlamak istiyorum: ‘Yüksek kapasiteli kişi’, çok çalışıp belli bir bilgi birikimine sahip olmuş birisi, ‘alçak kapasiteli kişi’ ise olduğu halde yeterli olduğuna inanmış ve standartların altında kalmış kişi. İkisi karşılaştığı zaman genelde şöyle şeyler olabiliyor: Alt kapasiteli olan, diğeri hakkında “bu boyutta işi, kim yeterli zaman ayırırsa yapar zaten; şu anki halimle senin ayırdığın zamanı ayırsam ben de yaparım; o kadar tekniğe gerek yok” diye düşünebiliyor. Tekniği anlayamadığı için böyle bir yargıda bulunabiliyor. “Alçak kapasiteli’ kişi ‘yüksek kapasiteli iş’ üretme yolunda teknik ve fikir çalabiliyor veya birinin projesini aynen kopyalayabiliyor. Kimileri bunu çok bariz yapıyor. Biraz daha becerikliyse, ‘yüksek kapasiteli’ kişilerden ilham alıp eserine katabiliyor. İlham almayı yanlış bir şey olarak görmüyorum. Sonuçta hep birlikte yaşıyoruz; birbirimizi etkilemek için bile sanat üretiyoruz. Müzik icra etmek, resim yapmak vb. hep birilerini etkilemek amaçlı.
Tolgay
Zamanın ruhu böyle oluşturuluyor. Ondan beslenerek bir üstünü yapmaya çalışıyorsun.
Defne:
O yüzden ilham almanın çok da yanlış bir yanı yok – birebir alıp kopyalamadığın sürece…
Tolgay:
Kapasiteyi siyah beyaz değil de aslında daha çok hakkaniyetli bir kavram olarak açıkladık.
Defne:
Ne kadar özverili olduğunla ve çalışabilme kapasitenle ilgili.
Tolgay:
Evde içine kapanmış tembel bir sanatçı düşünelim. Harika fikirleri var ama çalışmıyor; belki küçük eskizler yapıyor ve bir köşeye atıyor. “Onun anlaşılma zamanı daha gelmedi,” veya “bundan altmış sene sonra uyuşturucular arasında yaptığı küçük eskizlerden anlaşılacak” diyebilir miyiz?
Defne:
Anlaşılabilmesi için öncelikle iş üretmesi gerekiyor. Bu tip kişiler iş üretmiyor. Genel olarak böyle üşengeçlik ve tembelliklere çok rastladım. İş üretmemek belki de özgüvensizlikten kaynaklanıyor. Veya şöyle düşünüyorlar: “Çok özel ve gizli bir yeteneğe sahip olduğum için, zaten ben ne iş çıkarırsam çok iyi olacak.” Ama bir arada yaşıyoruz; zaman ilerliyor ve insanlar değişiyor. Kendini bundan ayrı tutunca ve zamanın dışında kalınca hiçbir şeyin önemi kalmıyor. Yaşımız ilerliyor. Sekiz yaşında kendini iyi bulduğun halinde kalmış oluyorsun ama artık yirmi sekiz yaşındasın ve bir iş yapmıyorsun. Ustaların bile şaheserlerinin olması için yüzlerce iş üretmiş olması gerekiyor. O yüzlerce işten bir tanesi iyi çıkıyor. Senin bundan altmış yıl sonra anlaşılabilecek ustalıkta bir iş yapman için zaten günlerce çalışıyor olman lazım. Zaten saatlerce çalışsa kendini harcamıyor.
Tolgay:
Kendisi ile yüzleşmeyi korku yüzünden erteliyor. Şu anki halinde ne olacağını keşfetmeye çalışmıyor. Halbuki baksa iki küçük eskizle o günkü kapasitesini vermiyor olduğunu görecek.
Defne:
Sonuçta hepimiz organik canlılarız. Öğrenme de yavaşlıyor bir süre sonra. Beyindeki gri maddeyi kullanılmayınca yetenek de kaybolmaya başlıyor. İstediğin kadar akıllı ol, makineyi çalıştırmazsan sistem sonunda durur.
Tolgay:
Kapasitenin alçak ve yüksek olmasının algısal kapasite ile göreceli olduğu durumlar var mı?
Defne:
İş üretirken çevredeki imkanlar ve görülenler insanı çok etkiliyor. Mesela üniversitedeyken farklı, piyasadayken bambaşka kalitede iş üretmek gerekiyor. Yani bulunduğun ortamın ruhuna göre insanın algısı ve kapasitesi çok değişiyor. Beklentilerin gerisinde kalmamak için kendini daima tartıp “daha iyi ne yapabilirim?” sorusunu düşünmek gerekli.
Tolgay:
Çevrenin kapasite örüntüsünün ne boyutta olduğunu inceleyerek o örüntü içindeki konumunu görebilirsin. Görecelilik karşılaştırmaya neden oluyor. Sen onlara göre neredesin ve o yolda kendini daha ne kadar geliştireceksin? İzleyicinin algısı hakkında ne düşünüyorsun?
Defne:
İzleyicinin algısı her zaman manipüle edilebilir. Yeter ki sen bir işte yeterince inat edip çok çalış. Başarılı olmuş insanların hayatlarına baktığında yıllarca bıkmadan uğraştıklarını ve sonunda kendilerini kabul ettirdiklerini görüyorsun. Biraz da geleceği şu an yaşıyor gibi düşünüp gayret etmek lazım.
Tolgay:
Yaratıcı kapasitenin kendisini gibi sorgulayalım. Kapasitenin varlığı, belli düzeyde tamamlanmış olması yaratıcı bir iş çıkarmak için gerekli mi?
Defne:
Kesinlikle gerekli. Aksi mümkün değil. Hayat sürekli bir devinim, bir yarış ve bir savaş aslında. Doğduğumuz andan itibaren savaşıyoruz. Nefes almak bile bir güç ve bir kapasite gerektiriyor. Durduğun anda vücudun çökmeye başlıyor. Çok yürümek de zararlı; arada dönüp nasıl yol aldığına bakman gerek.
Tolgay:
Tesadüfler hakkında konuşursak, birçok icat hep kaza ile çıktı derler. Ama Newton’un kafasına elma düştüğü için yerçekimini bulmadı. Yerçekimi üzerine o zamana kadar düşündüğü veya dertlendiği için elma onu etkiledi. Yoksa tüm insanlığın kafasına elma düşmüştür.
Başka bir örnek ise “scat” şarkı söyleme tekniğinin ortaya çıkışı… Rivayete göre, sözleri unutan şarkıcının kafadan salladığı çocuksu heceler ile doğmuş. Veya enstrümanları ses ile taklit etmek... Enstrümanın olmaması veya teknik olarak onu öğrenmemiş olmak bir kapasite eksikliği; ancak bunu yüksek hayal gücü, taklit ve müzik bilgisi kapasitelerin ile yeni bir deney ile ortaya çıkarabiliyorsun.
Bir örnek de yeni dans stillerinin ortaya çıkması hakkında. ‘Merenge’ dans stilinin, salsa stilinde dans etmeye çalışan bir topalın ritme uyduramadığı ayak hareketlerinden esinlenerek, yeni bir müzik ve ritim tarzı olarak belirdiği söylenir.
Çeşitli kapasiteleri doldurduğumuz tüplerden bahsetmiştik. Bilerek bu kapasite tüplerinden bazılarını kısıtlayıp başka bir kapasite tüplerine yüklenmemiz, gelişmemizi mi sağlar?
Defne:
Çok güzel bir nokta bu. Benim müzik tarihinden bildiğim bir biyografiye göre, Django Reinhardt yangında parmaklarını sakatlıyor ve kendine has evrensel bir teknik geliştiriyor; kim dinlese o kadar tatlı ki… İnsanlar fiziksel eksikliklerinden kendilerine has bir teknik buluyorlar. Mesela Van Gogh… Aslında neredeyse resimlerini yapamamış. Ama büyük bir aşkla her gün çok kısa bir süre içerisinde onlarca resim üretiyor. Kendine has, insanın ruhuna dokunan çok tuhaf çizimler yapıyor.
Sanat tarihinde yer alan çoğu sanatçının hayatını okuduğunuz zaman büyük trajediler geçirmiş olduklarını görüyorsunuz. Zorluk yaşamadan hayatın tadına varabilen kimse yok. Yenilikçi teknik ve büyük başarıları, eksikliklere bir çare getirebilme endişesi ortaya koyuyor.
Tolgay:
Bazı kısıtlamalar ile birlikte savaşmak, alışılagelmişin dışında yenilikçi işlere yol açabiliyor. Bu durum doğaçlama tekniğine bağlanacak. Sana verileni ve ezberleneni yapmıyorsun. Aynısını geri vermiyorsun; ama tekniği, yapıyı, çevreyi bilerek bu sınırlar içinde kendi imkânlarınla yeni bir oyun keşfediyorsun. Kendi sanatını düşündüğünde, doğaçladığın zamanlar var mı?
Defne:
Aylarca bir teknik çalışma yaptıktan sonra bilinçaltımı bazı imgelerle, hislerle ve fikirlerle dolduruyorum. Bu sürecin sonucunda, eskiz almadan resme başlayıp hatasız bir şekilde kompozisyonu tamamlayabiliyorum. Doğaçlamadan kastım bu. Aklımda o resmi neredeyse çizmiş oluyorum ve sadece uygulamak kalıyor. Müzikte ise bence daha zor.
Tolgay:
Müzikte armonik yapıya ve melodiye önce hâkim olacaksın. Müzikal cümleleri öğrenmiş olacaksın. Müzikal dilin ve cümlelerin oluşmuş olacak ki sonra bu gramer ile zamanda çizgisel ve döngüsel ilerleyen bir kompozisyonu o anda yazacaksın. Bu da dopdolu kapasiteleri son hızda kullanman ile çok alakalı.
Defne:
Aslında kapasite biraz da kendi ilgilendiğin ve düşünce yöntemine uygun olan şey anlamına da geliyor.
Tolgay:
Bunu da keşfetme kapasitesi var aslında. Nelere karşı ilgili olup neler hakkında kapasitenin daha fazla ve daha kolay geliştirilebilir olduğunu keşfetmek…
Defne:
Evet her zaman dünyada neler oluyor takip edip ne bize uygun ve üzerinde çalışabiliriz incelemek gerekiyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

GELENEKSEL DEVİNİMLER

GELENEKSEL DEVİNİMLER ERKAN ZEKİ AR İLE DOĞAÇLAMA ÜZERİNE SOHBET 28 OCAK 2017 / YELDEĞİRMENİ Yaratan Disiplinler 3. sezonun ilk aç...