HİÇBİR ŞEY YOKTAN VAR OLMAZ
DEFNE DENİZ ACEROL İLE YARATICI
KAPASİTE ÜZERİNE SOHBET
2 ARALIK 2017 / CADDEBOSTAN
Yaratan Disiplinler 3. sezon 1. bölüm
açık sohbetinden önce, ressam ve sanatçı Defne Deniz Acerol ile “Yaratıcı
Kapasite” hakkında konuşmak için buluştuk. 2. sezonun “Gerçek” konulu söyleşisinde
konuşmacılar arasında olan Defne’nin gerçek üzerine saptadığı güzel bir nokta
vardı: gerçeğin aslında nesnel bir biçimde var olduğu ancak kapasitelerimizle
alakalı olarak onu görüp göremeyeceğimiz veya gerçeğin algısının göreceli
değişebileceğiydi. Bu düşünceden hareketle, ‘yaratıcı kapasite’ kavramı hakkında
konuşmalara devam etmeye, proje ortağım Alican Karakaya ile karar verdik. Konu
üzerine düzenlenecek açık sohbetimizden önce Defne ile kavramı irdeleyeceğiz.
Tolgay:
Yaratıcı kapasiteyi nasıl tanımlarsın? Resimde,
sanatta ve hayatta nasıl şeylerin kapasitelerinden bahsedebiliyorsun? Hem mesleğinde
hem de genel olarak yaratım için nasıl şeylerin kapasiteleri önemli?
Defne:
Yaratıcı kapasite dediğimizde yeni bir bağlam
ve yeni bir teknik yaratabilmekten bahsediyoruz. Sanatta olması gereken dört boyuta
özgünlük getirebilmekle ilgili bir şey. Alışılmamış bir teknik yaratabilmek için
var olanı çok iyi anlıyor olmak gerekli. Kullanabileceğin teknolojinin imkân sınırlarını
da biliyor olmak lazım. Bu ikisi deneyimle oluşuyor. Hem sıkı çalışmak hem de şans,
yeni bir buluş gerçekleştirmeni sağlıyor. Belli özelliklere sahip insanlar
(örneğin hafızası kuvvetli olanlar, teknoloji tarihi veya nesnelerin nasıl çalıştığına
merakı olan kişiler vb.) teknikte daha çabuk ilerleyebiliyor. Kâşif olmakla
ilgili. Bilim ve sanat tarihindeki dâhilere bakıldığında bu becerinin deneyime
açık, itinalı ve genelde yüksek zekalı olmak ile alakalı olduğunu görüyoruz. Çünkü
literatürü bilmek hafıza gerektiriyor. Deneyimleri biriktiren insanlar, hangi ‘memetik’
kombinasyonların yeni deneyim yaratacağını daha kolay, çabuk ve iyi anlıyorlar.
Bu kişiler deneyim ustası.
Birden fazla alanda deneyimin varsa, dili soyutlaştırarak
bağlamlar dilinin ortak noktasını anlayıp genel soyut tasarım dilini öğreniyorsun.
Gurmelerin tat deneyiminin fazlalığı sayesinde hangi gıdaların kombinasyonuyla
en iyi sonucu elde edeceğini bilmesi gibi. Resimde ise görsel bir kataloğunuz
olması gerekiyor. Yani bir duruşun, maddenin veya atmosferin en estetik halini
uygulayabilmeniz için bu zamana kadar olan anlatım özelliklerine hâkim olmanız önemli.
Teknik bir eğitim ile gördüğünüzü çizebilir hale gelmek gerekiyor. Bu sayede de
görsel bir birikiminiz oluşmaya başlıyor ve biçimlerin anlatımsal farklılıklarını
hissetmeye başlıyorsunuz. Tabii ki bunun üzerine hayal gücü de koymak çok önemli.
Konuda yaratıcı olabilmek için de anlam
topolojisini bilmek gerekiyor. Arketiplere iyi hâkim olmak lazım. İnsan
toplumları birbirlerine çok benzediği için yeni konu yaratmak neredeyse imkânsız.
Aşağı yukarı bütün sanatçılar eski konuları yeni bir bağlamda işliyorlar.
Örneğin bilim kurgu filmlerinde sanatçılar daha yaratıcı olurlar. Daha önce düşünülmemiş
bir hikâye yaratıyorlar çünkü.
Tolgay:
Bilim kurgu türünden yola çıkarsak, hayal gücü
kapasitesi hakkında ne düşünüyorsun?
Defne:
Hayal gücü insanın yetişme şekli ve ailesi ile
ilgili olmakla birlikte hiç hayal edemeyen bir insana hayal gücü ekemezsin.
Ancak olan bir şeyi çoğaltabilirsin. Mesela, çocukların hayal kurma
becerilerini onlara zengin kültürlerin eserlerini göstererek geliştirebilirsin.
Yaratıcılık, çocuklukta zengin bir bağlam diline maruz kalmaktan da geliyor;
zengin bir kültürün parçası olup onu içselleştirmek gerekiyor. Mesela ‘Fantasia’
çizgi filmini küçükken izleyip beğenenler ile hiç izlememiş insanlar arasında
niteliksel olarak bir fark var: insanların estetik algıları farklı oluyor.
Bununla birlikte batı medeniyetinin farklı alanlardaki eserlerini iyi öğrenip
incelemek insanın hayal gücünü ve kurgu kapasitesini arttırıyor.
Tolgay:
Kapasite, gözlem ve düşünmekle artıp rehavet ve tıkanmalarla
azalır mı? Kapasite esnek mi?
Defne:
Kapasitemizin ve yapabileceklerimizin bir sınırı
var. Ama önemli olan şu: birey olarak görevimiz, kendimizin en iyi halini
bulabilmek ve en iyi kapasitede çalışmamızı sağlamak.
Bu noktada yaşam biçimimizi, sanata yaklaşım şeklimizi
ve kendimizi düzenlememiz gerekiyor. Adeta programlanabilecek birer makine gibi
çalıştığımızı düşünüyorum. Her şey aslında alışkanlıkla ilgili.
Kapasitelerimizi de bu alışkanlıklar belirliyor, arttırıyor veya azaltıyor.
Yanlış alışkanlıklar ve yanlış çalışma şekilleri kapasitemizi azaltabiliyor.
Mesela müzikal teknikleri doğru çalışmadığınızda tekniğiniz yanlış oturuyor;
hatta sakatlanabiliyorsunuz bile.
Kapasite tabii ki arttırılabilecek bir şey.
Ancak şöyle bir gerçek de var; çok başarılı Çinli ressamlar var mesela. Benim
onların kapasitesinde olabilmem mümkün mü bilmiyorum çünkü bir hayvan
anatomisini neredeyse bir biyolog veya veteriner kadar muntazam olarak hayalden
çizebiliyorlar. Ben o kadar kemik ve kası ezberleyebilir miyim bilmiyorum;
deneyip görmem lazım. Ama kapasitemin belli bir seviyede olduğunu düşünüyorum.
Ulaşabileceğim ve rahat edebileceğim hedefler dahilinde her alanda kendimi geliştirmeye
çalışıyorum.
Tolgay:
Çevresel ve kültürel öğeler halihazır bir kapasite
potansiyeli yaratıyor. Başka bir ülkede yaşamaya başlamak, o kültürün, üretimin
ve düşünce sisteminin içine girmek kendindeki farklı yönleri keşfetmene neden
oluyor. Yeni bir kültür yapısı kişinin
kendisindeki farklı yönleri keşfetmesine her zaman yarar mı yoksa kapasite
yelpazesi kişinin içindeki potansiyel ile mi ilgilidir?
Defne:
Sanatçılar parçası oldukları toplumun yaşam biçimlerini
gözlemleyip bu doğrultuda iş üretirler. Tabii günümüzde internet sayesinde her
türlü kültürün üretimine kolaylıkla ulaşabiliyoruz ve bulunduğumuz yerden bile
sanatımızda ilerlemek adına farklı estetikleri anlamaya çalışıyoruz. Tabii
anlamak için açık görüşlü olmak gerekiyor. Sürekli kendini eleştirmek de önemli.
Dediğim gibi kapasite biraz kâşif olmayla da ilgili.
Yüksek zekâ, hafıza ve detaycılık çok önemli.
Bu unsurlara sahip olmak iyi eser yaratmanın kaçınılmaz unsurları. Tabii üretmek
istediğiniz esere göre kullanacağınız anlatımsal özelliklerin yansımaları farklı
olabilir. Sanatta çok düşünmek, tutukluğa sebep olmasından dolayı her zaman
faydalı değil. Analitik yaklaşımı bir kenara bıraktığımızda da kaçınılmaz
olarak dejenere sonuçlar elde ederiz.
Tolgay:
Yüksek hayal gücü olan birinin, ondan hiç
beklenmeyecek düzeyde alçak kapasiteli bir ürün vermesinin nedenleri ne
olabilir?
Defne:
Dış etkenler ve kendini yeterince dolduramamasından
kaynaklanabilir. Sadece yüksek hayal gücü her zaman iyi bir iş yapmanı sağlamaz;
teknik ve kültürel bir birikiminin olması gerekiyor. Sanat tarihiyle bir
diyalog kurabilmek için önce iyi araştırmak lazım.
Tolgay:
Ürün ortaya çıkarmak ve kendini yaratmak için bir
kapasiteler örüntüsünden bahsedebiliriz. Bunları cam deney tüpü grupları gibi
düşünelim. Birisi fazla, öteki az oldu mu yine yetersiz kapasiteli ürün ortaya
çıkıyor. Belki hayal gücü tüpü çok dolu olduğu için ondan çok yüksek işler
bekliyorsun ancak bir bakıyorsun ki teknik tüpü hiç dolu değil.
Defne:
Sanat tarihinde, ustaların onlarca eseri arasında
bazıları başyapıt olabilmiş. Yani bahsettiğin dengeyi bulabilmek için çok üretip
deneyler yapmak gerekiyor. Çoğu deney başarısızlıkla sonuçlanırken bazıları büyük
buluşlara dönüşüyor.
Tolgay:
Örneğin Andy Warhol’un tarz olarak birkaç
dönemi var ama birbirinden bağımsız değil. İçindeki ve etrafındaki kapasiteyi
çocukluğundan beri hep geliştirmiş ve ilgili alanlardan özgün bir kompozisyon
ile kendini yaratabilmiş.
Defne:
Her şeyi öğrenebiliriz. Doğuştan yatkınlığının
olup olmaması öğrendiğimiz konu üzerindeki başarı oranımızı etkiler sadece.
Mesela teknik alandaki yetersizliğine karşın çalışma disiplini sayesinde eşi
benzeri olmayan eserler üretmiş ustalar var. Yenilik getirmeyi bir kenara
koyarsak, kendini bulmak için bile büyük çaba sarf etmek gerekiyor.
Tolgay:
Andy Warhol da sonuçta 50’ler boyunca kadar boş
durmamış. İçinden bir cevher çıkmasını beklememiş. Sürekli kendini beslemiş ve üretmiş;
o süreçte kendini iyice keşfetmiş. Yüksek veya alçak kapasiteli yaratıcıların ürünlerine
üst ürün ve alt ürün etiketi verebilir miyiz?
Defne:
Ürünlerde durum biraz farklı olabiliyor çünkü
insanların ihtiyaçlarına göre talep ettikleri ürün niteliği fark edebiliyor.
Bir ürün pazar açısından yüksek kapasiteli olduğunu gösterebilir. Diğer yandan,
ne kadar çok insan beğenirse bir ürün o kadar iyidir anlamına da gelmiyor. Yani
toplumuna veya zamanına göre değişebiliyor.
Tolgay:
Kentsel dönüşüm apartmanlarından örnek vereyim.
Kentsel dönüşüm konutları ‘alt’ seviye işler olarak damga yerken, özel tasarım
firmalarının yaptığı özel amaçlı yapılar ‘üst’ seviye işler olarak etiketleniyor.
Çünkü o özel yapılar, mekân, malzeme ve işçilik bakımından daha özenli ve
itinalı işler; yaratıcı en iyiyi yapmaya odaklanmış. O özel tasarım şirketleri
kentsel dönüşümden bir bina aldığında ise sonuç diğer eserleri kadar yüksek
kapasiteli olamayabiliyor. Çünkü bu sefer kapasiteni engelleyici dış faktörler
(toprak alanı, imar yasaları, mahal alanları, malikler, onların
anlaşmazlıkları, istekleri ve gizli anlaşmaları, para vb.) tasarımcıyı
kısıtlamaya başlıyor. O koşullara da hazırlıklı değilse, düşük kapasiteli bir
iş çıkarabiliyor. Tabii takipçileri için hayal kırıklığı oluyor.
‘Alçak’ işler olarak etiketlenebilen bir portföye
sahip kişinin beklenmedik derecede ‘yüksek’ nitelikli işler üretmesi neye
bağlanabilir? ‘Alçak kapasiteli işler’ üreten kişi ile ‘yüksek kapasiteli
işler’ üreten kişinin karşılaşma durumunda neler yaşanabilir?
Defne:
Yüksek kapasite ve alçak kapasiteyi artık şöyle
tanımlamak istiyorum: ‘Yüksek kapasiteli kişi’, çok çalışıp belli bir bilgi
birikimine sahip olmuş birisi, ‘alçak kapasiteli kişi’ ise olduğu halde yeterli
olduğuna inanmış ve standartların altında kalmış kişi. İkisi karşılaştığı zaman
genelde şöyle şeyler olabiliyor: Alt kapasiteli olan, diğeri hakkında “bu
boyutta işi, kim yeterli zaman ayırırsa yapar zaten; şu anki halimle senin
ayırdığın zamanı ayırsam ben de yaparım; o kadar tekniğe gerek yok” diye
düşünebiliyor. Tekniği anlayamadığı için böyle bir yargıda bulunabiliyor. “Alçak
kapasiteli’ kişi ‘yüksek kapasiteli iş’ üretme yolunda teknik ve fikir çalabiliyor
veya birinin projesini aynen kopyalayabiliyor. Kimileri bunu çok bariz yapıyor.
Biraz daha becerikliyse, ‘yüksek kapasiteli’ kişilerden ilham alıp eserine
katabiliyor. İlham almayı yanlış bir şey olarak görmüyorum. Sonuçta hep
birlikte yaşıyoruz; birbirimizi etkilemek için bile sanat üretiyoruz. Müzik icra
etmek, resim yapmak vb. hep birilerini etkilemek amaçlı.
Tolgay
Zamanın ruhu böyle oluşturuluyor. Ondan beslenerek
bir üstünü yapmaya çalışıyorsun.
Defne:
O yüzden ilham almanın çok da yanlış bir yanı
yok – birebir alıp kopyalamadığın sürece…
Tolgay:
Kapasiteyi siyah beyaz değil de aslında daha
çok hakkaniyetli bir kavram olarak açıkladık.
Defne:
Ne kadar özverili olduğunla ve çalışabilme
kapasitenle ilgili.
Tolgay:
Evde içine kapanmış tembel bir sanatçı
düşünelim. Harika fikirleri var ama çalışmıyor; belki küçük eskizler yapıyor ve
bir köşeye atıyor. “Onun anlaşılma zamanı daha gelmedi,” veya “bundan altmış sene sonra uyuşturucular
arasında yaptığı küçük eskizlerden anlaşılacak” diyebilir miyiz?
Defne:
Anlaşılabilmesi için öncelikle iş üretmesi
gerekiyor. Bu tip kişiler iş üretmiyor. Genel olarak böyle üşengeçlik ve
tembelliklere çok rastladım. İş üretmemek belki de özgüvensizlikten
kaynaklanıyor. Veya şöyle düşünüyorlar: “Çok özel ve gizli bir yeteneğe sahip
olduğum için, zaten ben ne iş çıkarırsam çok iyi olacak.” Ama bir arada
yaşıyoruz; zaman ilerliyor ve insanlar değişiyor. Kendini bundan ayrı tutunca
ve zamanın dışında kalınca hiçbir şeyin önemi kalmıyor. Yaşımız ilerliyor. Sekiz
yaşında kendini iyi bulduğun halinde kalmış oluyorsun ama artık yirmi sekiz
yaşındasın ve bir iş yapmıyorsun. Ustaların bile şaheserlerinin olması için
yüzlerce iş üretmiş olması gerekiyor. O yüzlerce işten bir tanesi iyi çıkıyor. Senin
bundan altmış yıl sonra anlaşılabilecek ustalıkta bir iş yapman için zaten
günlerce çalışıyor olman lazım. Zaten saatlerce çalışsa kendini harcamıyor.
Tolgay:
Kendisi ile yüzleşmeyi korku yüzünden erteliyor.
Şu anki halinde ne olacağını keşfetmeye çalışmıyor. Halbuki baksa iki küçük
eskizle o günkü kapasitesini vermiyor olduğunu görecek.
Defne:
Sonuçta hepimiz organik canlılarız. Öğrenme de
yavaşlıyor bir süre sonra. Beyindeki gri maddeyi kullanılmayınca yetenek de
kaybolmaya başlıyor. İstediğin kadar akıllı ol, makineyi çalıştırmazsan sistem
sonunda durur.
Tolgay:
Kapasitenin alçak ve yüksek olmasının algısal kapasite
ile göreceli olduğu durumlar var mı?
Defne:
İş üretirken çevredeki imkanlar ve görülenler
insanı çok etkiliyor. Mesela üniversitedeyken farklı, piyasadayken bambaşka
kalitede iş üretmek gerekiyor. Yani bulunduğun ortamın ruhuna göre insanın algısı
ve kapasitesi çok değişiyor. Beklentilerin gerisinde kalmamak için kendini
daima tartıp “daha iyi ne yapabilirim?” sorusunu düşünmek gerekli.
Tolgay:
Çevrenin kapasite örüntüsünün ne boyutta
olduğunu inceleyerek o örüntü içindeki konumunu görebilirsin. Görecelilik
karşılaştırmaya neden oluyor. Sen onlara göre neredesin ve o yolda kendini daha
ne kadar geliştireceksin? İzleyicinin algısı hakkında ne düşünüyorsun?
Defne:
İzleyicinin algısı her zaman manipüle
edilebilir. Yeter ki sen bir işte yeterince inat edip çok çalış. Başarılı olmuş
insanların hayatlarına baktığında yıllarca bıkmadan uğraştıklarını ve sonunda
kendilerini kabul ettirdiklerini görüyorsun. Biraz da geleceği şu an yaşıyor
gibi düşünüp gayret etmek lazım.
Tolgay:
Yaratıcı kapasitenin kendisini gibi
sorgulayalım. Kapasitenin
varlığı, belli düzeyde tamamlanmış olması yaratıcı bir iş çıkarmak için gerekli
mi?
Defne:
Kesinlikle gerekli. Aksi mümkün değil. Hayat sürekli
bir devinim, bir yarış ve bir savaş aslında. Doğduğumuz andan itibaren savaşıyoruz.
Nefes almak bile bir güç ve bir kapasite gerektiriyor. Durduğun anda vücudun çökmeye
başlıyor. Çok yürümek de zararlı; arada dönüp nasıl yol aldığına bakman gerek.
Tolgay:
Tesadüfler hakkında konuşursak, birçok icat hep
kaza ile çıktı derler. Ama Newton’un kafasına elma düştüğü için yerçekimini bulmadı.
Yerçekimi üzerine o zamana kadar düşündüğü veya dertlendiği için elma onu
etkiledi. Yoksa tüm insanlığın kafasına elma düşmüştür.
Başka bir örnek ise “scat” şarkı söyleme
tekniğinin ortaya çıkışı… Rivayete göre, sözleri unutan şarkıcının kafadan
salladığı çocuksu heceler ile doğmuş. Veya enstrümanları ses ile taklit etmek...
Enstrümanın olmaması veya teknik olarak onu öğrenmemiş olmak bir kapasite
eksikliği; ancak bunu yüksek hayal gücü, taklit ve müzik bilgisi kapasitelerin
ile yeni bir deney ile ortaya çıkarabiliyorsun.
Bir örnek de yeni dans stillerinin ortaya
çıkması hakkında. ‘Merenge’ dans stilinin, salsa stilinde dans etmeye çalışan bir
topalın ritme uyduramadığı ayak hareketlerinden esinlenerek, yeni bir müzik ve
ritim tarzı olarak belirdiği söylenir.
Çeşitli kapasiteleri doldurduğumuz tüplerden
bahsetmiştik. Bilerek
bu kapasite tüplerinden bazılarını kısıtlayıp başka bir kapasite tüplerine
yüklenmemiz, gelişmemizi mi sağlar?
Defne:
Çok güzel bir nokta bu. Benim müzik tarihinden
bildiğim bir biyografiye göre, Django Reinhardt yangında parmaklarını sakatlıyor
ve kendine has evrensel bir teknik geliştiriyor; kim dinlese o kadar tatlı ki… İnsanlar
fiziksel eksikliklerinden kendilerine has bir teknik buluyorlar. Mesela Van
Gogh… Aslında neredeyse resimlerini yapamamış. Ama büyük bir aşkla her gün çok
kısa bir süre içerisinde onlarca resim üretiyor. Kendine has, insanın ruhuna
dokunan çok tuhaf çizimler yapıyor.
Sanat tarihinde yer alan çoğu sanatçının hayatını
okuduğunuz zaman büyük trajediler geçirmiş olduklarını görüyorsunuz. Zorluk yaşamadan
hayatın tadına varabilen kimse yok. Yenilikçi teknik ve büyük başarıları,
eksikliklere bir çare getirebilme endişesi ortaya koyuyor.
Tolgay:
Bazı kısıtlamalar ile birlikte savaşmak,
alışılagelmişin dışında yenilikçi işlere yol açabiliyor. Bu durum doğaçlama
tekniğine bağlanacak. Sana verileni ve ezberleneni yapmıyorsun. Aynısını geri
vermiyorsun; ama tekniği, yapıyı, çevreyi bilerek bu sınırlar içinde kendi imkânlarınla
yeni bir oyun keşfediyorsun. Kendi sanatını düşündüğünde, doğaçladığın zamanlar var mı?
Defne:
Aylarca bir teknik çalışma yaptıktan sonra
bilinçaltımı bazı imgelerle, hislerle ve fikirlerle dolduruyorum. Bu sürecin
sonucunda, eskiz almadan resme başlayıp hatasız bir şekilde kompozisyonu
tamamlayabiliyorum. Doğaçlamadan kastım bu. Aklımda o resmi neredeyse çizmiş
oluyorum ve sadece uygulamak kalıyor. Müzikte ise bence daha zor.
Tolgay:
Müzikte armonik yapıya ve melodiye önce hâkim
olacaksın. Müzikal cümleleri öğrenmiş olacaksın. Müzikal dilin ve cümlelerin
oluşmuş olacak ki sonra bu gramer ile zamanda çizgisel ve döngüsel ilerleyen
bir kompozisyonu o anda yazacaksın. Bu da dopdolu kapasiteleri son hızda kullanman
ile çok alakalı.
Defne:
Aslında kapasite biraz da kendi ilgilendiğin ve
düşünce yöntemine uygun olan şey anlamına da geliyor.
Tolgay:
Bunu da keşfetme kapasitesi var aslında. Nelere
karşı ilgili olup neler hakkında kapasitenin daha fazla ve daha kolay geliştirilebilir
olduğunu keşfetmek…
Defne:
Evet her zaman dünyada neler oluyor takip edip
ne bize uygun ve üzerinde çalışabiliriz incelemek gerekiyor.
